Yare selam

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 25 Eylül 2013

İngilizcede benim çok “yararlı” bulduğum bir sözcük var: hokum. “Lokum” gibi okunuyor. “Hokus pokus” ve boş, sahte söz anlamındaki “bunkum” sözcüklerinin bileşiminden oluştuğu sanılıyor. Türkçede buna en yakın gelen sanırım “yutturmaca” ama hokum’un daha kapsamlı bir anlamı var: Neye işaret ettiği, neye karşılık geldiği belirsiz ama söyleyen kişinin kimliği, söyleyiş biçimi ve söylendiği ortam nedeniyle somut ve kesin anlamı varmış gibi duran sözcük. Sözlü olması şart değil, yazılı da olabilir. Bir araştıran olsa, biçimin içeriğe baskın çıktığı toplumlarda hokum’un daha yaygın olduğunu saptayabilir sanıyorum.

Örneğin (atıyorum), yakın arkadaşlar oturmuş sohbet ederken birisi “öncelikle kendimize inanmamız şart” gibi bir söz savursa büyük olasılıkla dalga geçilir. Ama aynı sözü bir siyasetçi bir meydanda haykırdığında çok anlamlı bir lâf ettiği düşünülüp alkışlanıyor. Söz gelimi, “tarih affetmez” gibi bir sözü eden bir Prof. Dr. olunca hikmetini sorgulayan olmuyor. Üne kavuşmuş bir müzisyen “ben sanatımla kendimi ifade ediyorum” dediğinde “böyle bir gereksinimin varsa bunu niye konuşarak yapmıyorsun?” diyen de olmuyor, “al şu çalgını eline de izah et bakalım nasıl oluyor bu iş” diyen de.

Örneğin (atmıyorum), bir gazete köşe yazarı “Şiir yalnızdır!” ya da “Yüksek devinimli ve küresel ölçekli bir demokrasi arayışı…” diye derin görünümlü cümleler kurabiliyor ve ne dendiğini kavrayamayanlar bunu kendi cehaletlerine verip susuyorlar. (Dünyanın her yerinde kullanılmaktan en canı çıkmış hokum’lar da ne anladığını yüz kişiye sorsan yüz ayrı yanıt alacağın “demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri çevresinde dolanıyor olabilir.) Amerika’da son yıllarda hokum kılıfı olarak bir de “ödül kazanmış” (award winning) etiketi yaygınlaştı: Kişinin ne ödülünü ne münasebetle aldığı hemen hiç sorgulanmadığından, atışlarda pratik destek olarak sıkça kullanılıyor.

Hokum’un Türkçede tam bir karşılığı yok ama panzehirini birçok konuda olduğu gibi halk deyişlerinde bulmak mümkün. Ben bunlardan birini İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan Türk arkadaşların hokum’a işaret etmekte kullanabilmeleri için çevirdim, yerinde kullanılırsa çok etkili olabiliyor: An aeroplane made of fart / Say hello to that sweetheart.

Reklamlar

İnsansızlaşma sorunu

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 22 Eylül 2013

En azından ABD’de dijital iletişim teknolojisiyle balayı dönemi sona eriyor gibi. Artık insanların gözleri ve parmakları her an bir ekranda olmayacak demiyorum, bu günlük yaşantının vazgeçilemez bir parçası oldu: Telefon ya da tablete bakmadığımız zamanlarda ya bilgisayar ya da televizyon karşısında oluyoruz. Ancak, bu furyanın, adına “insansızlaşma” diyeceğim, kaçınılmaz bir yan etkisi var ve bunu hissetmeye başlıyoruz. Bu da (en azından New York’ta gözlemlediğim kadarıyla), başta sanat etkinlikleri olmak üzere, yepyeni toplumsal davranışlara yol açıyor.

New York’ta opera, bale, tiyatro, klasik konser, hattâ sinema gibi çok sayıda “pasif” izleyiciye yönelik, kalıplaşmış “seyirlik” sanatlardaki izleyici kaybı artık başedilemez boyutlara ulaşmış görünüyor. Bunların meraklısı yaşlı kuşaklar sayıca azalırken, genç kuşaklar da gitmiyor. Gençlerin meraksızlığında içeriklerin kuşkusuz ki payı var ama ben sorunun daha çok formattan kaynaklandığını düşünüyorum.

Teknolojiyi hakkıyla kullanan biri izlemek ya da dinlemek istediği hemen her şeyi internette bulabilirken, televizyon ekranları, ses sistemleri her geçen gün daha büyüyüp, daha kalitelileşip, daha ucuzlarken, neden kalkıp vakit ve para harcayarak bir toplu izleme mekânına gitsin? Artık bunu yapmasındaki başlıca neden sosyalleşmek, yani insansızlık sorununu çözmek, başka insanlarla gerçek anlamda birlikte olmayı istemek oluyor. Ancak, bir tiyatroda ya da sinemada yüzlerce kişiyle birlikte karanlıkta oturup bir noktaya bakmak bütün gün ekrana bakmış insanlara yetmiyor. O nedenledir ki eski usul, büyük çaplı sunumlar yerini az sayıda kişiye oynayan, izleyiciyle iletişim kuran “olaylara” bırakmaya başlıyor. Oyuncunun ya da müzisyenin ya da dansçının yüz metre ötedeki bir sahnede bir şeyler yapan bir figür olması yerine üç metre ilerde soluğunun, terinin, çabasının net olarak izlenebildiği dans stüdyosu, kabare, bar tiyatrosu gibi ortamlar çoğalıyor.

Büyük sunumlar düzenleyen eski kafalar daha fazla adam çekmek için sunumların çapını daha da büyütmeye, şatafatlılaştırmaya, sirkleştirmeye, yani daha da insansızlaştırmaya gayret ediyorlar, o da maliyeti, kimse gelmeyince de zararı daha da arttırıyor. Birkaç gün önce yetmiş yıllık New York City Opera’nın yıl sonuna kadar 20 milyon dolar bulamazsa hem bu sezonun geri kalanını hem de bir sonrakini iptal edeceğini okudum, bu yazıyı yazmak oradan geldi aklıma.Opera_Copenhagen_02

Yerinden kalkmayan yargıç

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 15 Eylül 2013

Türkiyeli okurların aklına pek sık takılmayan bir konu olduğunun farkındayım ama biraz değişiklik olsun diye yazıyorum:

Supreme_Court_USABD’de yargı hiyerarşisinin en tepesinde Supreme Court denen en yüksek mahkeme oturur. Bir davanın (eğer ulaşabilirse) bundan öte gidecek yeri yoktur, en son sözü bu mahkeme söyler.

Bu mahkemenin biri başkan olmak üzere dokuz üyesi bulunur. Bu üyeler ABD Başkanı tarafından seçilir ve Senato’nun onayından geçer. Üyelik (her nedense) ömür boyudur, koltuk ancak bir üye kendini emekli ettiği ya da vefat ettiği zaman boşalır.

Mantıken en tarafsız olması gereken bu mahkeme gerçekte bazen matraklaşacak ölçüde taraflıdır, çünkü her ABD Başkanı kendi görüşüne yakın yargıç seçer. Şu andaki mahkemenin başındaki John Roberts, W. Bush tarafından seçildi ve muhafazakârlıkla ılımlılık arasında gidip geliyor. Geriye kalan sekiz kişiden dördü (hepsi erkek) Cumhuriyetçi başkanlar tarafından seçilmiş muhafazakârlardan, dördü de (üçü kadın) Demokrat başkanlar tarafından seçilmiş liberaller ve ılımlılardan oluşuyor. İdeolojik boyutlu davalarda kimse çizgisinden çıkmıyor (kırk yılda bir çıkan olunca da sürpriz sayılıyor), sonuç gidip gidip mahkeme başkanının hangi tarafı tutacağına dayanıyor. Yani, bu türden davalarda kararı başkan Roberts veriyor denebilir.

ABD’de Başkanlık seçimleri yaklaştığında gözler hemen Supreme Court’ta kim ıskartaya çıkmak üzere diye bakınmaya başlar. Şu anda Reagan tarafından seçilmiş 77 yaşında iki muhafazakâr üye var. Bunlar Obama dönemini de çıkaracak görünüyorlar ama bir sonraki dönemin sonunu bulmaları zor. Şu andaki en yaşlı üye de 80’indeki, epeyce de bir hastalık geçirmiş olan liberal yargıç Ruth Bader Ginsburg.

Gelecek seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa Ginsburg’dan boşalacak koltuğa bir muhafazakâr seçilecek ve mahkeme iyice sağa kayacak. Bu endişeyle Demokratlar Ginsburg’un hazır Obama baştayken kendini emekli edip yerini genç bir liberale bırakmasını istiyorlar ama kadıncağız her seferinde (bana bazen bunama belirtileriymiş gibi gelen) farklı bir bahane ileri sürüp bir türlü yerinden kalkmıyor. Özetle, Ginsburg 2016’daki seçimlere kadar oturmakta direnirse ve seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa yargı muhafazakârlaşacak, bu da ABD’nin yanısıra dünyayı da bayağı etkileyebilecek bir sonuç olacak.

New York’un cazibesi

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 8 Eylül 2013

New York şehrinin beş bölgesinden yüzölçümü en büyük olanı Queens: 283 kilometrekare. 8,5 milyon toplam nüfusun yaklaşık 2,2 milyonu orada yaşıyor.  Onun ardından Brooklyn geliyor: 183 kilometrekarede 2,5 milyon kişi var. Merkezi oluşturan Manhattan adası beş bölgenin en küçüğü (59 kilometrekarecik) ama üzerinde neredeyse 1,7 milyon insan yaşıyor (bir de yılda 50 milyon kadar gezip görmeye gelen var). Manhattan ABD’nin en yoğun yerleşim merkezi: kilometrekareye düşen kişi sayısı 26 binden fazla. Ve, malûm, dört yanı su olduğu için binalar yana değil, göğü delecek biçimde, yukarı doğru gelişmiş.

photo-1Manhattan adası çok yüksek binaların dikilmesini mümkün kılan güçlü bir kaya. Bunun dışında buradan ne su çıkar, ne petrol, ne gaz, ne de yiyecek. Bunların hepsi dışarıdan gelir. Şimdilerde tabii ki çevreyi kuşatan nehirlerin altı tünel, boru ve kablo, üstü de köprü dolu ama bütün taşımanın su taşıtlarıyla yapıldığı eski dönemlerde bile Manhattan’ın en gözde bölge olması hiç akıl kârı gibi durmuyor.

photo-2Burunlarının dibindeki Brooklyn, Queens, New Jersey dururken niye herkes bu taşıma suyla dönen değirmene heves etmiş? Bir nedeni, korunmalı olması imiş. Sonradan adam sayısı arttıkça hareketlilik ve çeşitlilik de artmış, hareket ve çeşit daha da fazla adam çekmiş, vb. Ama başka bir nedeni de galiba hiç olmayacak bir konumda matrak, çocuksu, komünal bir oyuna katılmanın cazibesi.

photo-3Başka ülkelerden gelenler kadar Amerika’nın diğer bölgelerinden ziyaretçiler de bu şehirde, özellikle de Manhattan’da çoğumuzun ayda üç-dört bin dolar kira ödeyip, genellikle başka biriyle paylaşıp oturduğumuz tek ya da iki oda dairelerin küçüklüğüne, derme çatmalığına, döküntülüğüne apışıp kalırlar (zengin muhitlerinden söz etmiyorum). Altyapı genelde rezalettir: Borular patlar, damlar akar, kaloriferler bozulur. Şehirden yirmi kilometre açılsan aynı paraya ne evler, ne bahçeler tutabilirsin ama onun yerine bu kadar insan üst kattakilerin tepişme sesleri, bitişiktekinin yemek kokusuyla cebelleşmeyi, farelere karşı delikleri tıkayıp böcekleri ilaçlamayı, küçücük odada altına çalışma masasını, üstüne şiltesini koyduğu ahşap platformlar kurmayı ve penceresinin önünde özene bezene bir saksı domates yetiştirmeyi yeğliyor. Ama hasat vakti gelip de domatesleri tattırmak üzere tek göz evde yirmi kişiye bir “domates partisi” vermenin keyfi bambaşka oluyor.

Sinema Makinistlerine Saygılarımla

projektorBir deftere epeyce bir zaman önce “Türkiye Cumhuriyeti’nde kitlesel hakarete maruz kalan kişilerin başında başbakanlar, ardından futbol hakemleri, üçüncü sırada da sinema makinistleri gelir” diye bir not yazmışım, geçenlerde elime geçti. Bu cümleyi görünce yeni teknolojiler nedeniyle makinistliğin, yani eski usul sinema projeksiyon operatörlüğünün bambaşka bir taraflara kaydığı, onlarca yıl cefamızı çekmiş makinistlerin unutulup gittiği geldi aklıma. Türkçe dilinde bu insanlarla ilgili yazılıp çizilmiş ne var diye internette bakındım, çok az şey görebildim. Bu yazıyı bu konuda çok bir şey bildiğimden değil, yalnızca son derece zahmetli ve epeyce de tuhaf ve düşündürücü bulduğum bu mesleğin emektarlarını hatırlatmak için yazıyorum.

Onlu yaşlarımı geçirdiğim Tarsus’taki beş-altı sinema içinde en “nezih” sayılanı, adı üstünde, Aile Sineması idi. Bayağı küçük ama temiz ve düzgün salondaki koltuklar küçük tabelalarla belirtilen üç bölgeye ayrılırdı: BEKAR, AİLE, BEKAR AİLE. “Bekar” kadınsız erkekler, “aile” bildiğimiz kadınlı erkekli aileler, “bekar aile” de yanında erkek olmayan kadınlar anlamına geliyordu. Bir öğleden sonra sinemaya gelmiş iki genç kıza yanında çoluk çocuğu oturan bir adamın bile karanlıkta sarkıntılık etme olasılığını sıfırlayan bir çözüm. Yanında erkek çocukla gelmiş kadınların aile bölümüne mi yoksa bekar aile bölümüne mi oturması gerektiği konusunda yer göstericiyle tartıştıklarını da hatırlıyorum.

taylor-birdsBu son derece “duyarlı” Aile Sineması’nda bir cumartesi öğleden sonra bir arkadaşla Hitchcock’un Kuşlar filmini izliyordum. Filmin en gerilimli noktalarından birinde başroldeki Rod Taylor kuşların evin içine girip girmediğini kontrol etmek için sessizce, yavaş yavaş merdivenlerden çıkıp evi kolaçan etmeye başladı. Adam bir katı bitirip ötekine yönelirken balkondan makinistin sesi duyuldu: “hamile hanımlar varsa bakmasın, çok korkulu bir sahne geliyor.”

Birçok kişinin buna benzer anıları olabileceğini düşünüp kısa bir süre önce arkadaşlara ve üyesi olduğum sosyal medya gruplarına bir duyuru gönderdim, hazırlamakta olduğum bu yazıdan söz ettim ve sinema makinistleriyle ilgili ilginç anıları olanlar varsa bana yazsın dedim. Kimseden belirli bir anı gelmedi (herhalde benim radarlarım ötekilerinkinden daha farklı yönlere ayarlıymış) ama birkaç arkadaş “makinist” denince aklına ne geldiğini yazdı.

Hepimizin hatırladığı temelde şu: 1960’lar ve 70’lerde Anadolu sinemalarındaki gösterimlerde çok sık ya bir “teknik arıza” olur ya da elektrik kesilirdi. Ve bu durumlarda hemen ıslıklar ve “hoop makinist, uyuma” ya da “seees” bağırtıları başlardı. Arıza devam ederse bu bağırtılar tempolu “ma-ki-nist, ma-ki-nist”e, o da giderek “ib-ne ma-ki-nist”e dönüşürdü (bir arkadaş büyük şehirlerin büyük sinemalarında o terbiyesizliğin edilmediğini söyledi). Sorun elektrik kesintisiyse makinist hemen odasından çıkıp “elektrik kesildi” diye bağırıp duyurmaya ve milletin azmasını önlemeye gayret ederdi.

Arızalar dışında makinist bir de “makası” nedeniyle tepki alırdı. Ailelerin de gittiği sinemaların patronları makinistlerden “uygunsuz” sahneleri (yani, temelde, öpüşmeleri) makaslamasını isterdi; bu da, özellikle makas kesintinin farkedilebileceği bir yerden atılmışsa, yine ıslıklar ve yuhalamalarla protesto edilirdi.

*  *  *

Tiyatro da, sinema da belirli uzunluklarda zaman dilimleri sunan sanatlar. Tiyatroda izlediklerimiz etten kemikten insanlar oluyor ve zamanı onların kontrolüne bırakıyoruz, çok büyük bir falso ya da aksama olmazsa sesimizi çıkarmadan oturup izliyoruz. İzlediğimiz tiyatro oyununu çok sıkıcı bulduğumuzda ayağa fırlayıp “yeter be, çok sıktınız” diye bağırmak isteyebiliriz ama hem sahnedekilere hem de diğer izleyicilere ayıp olmasın diye yapmıyoruz. Yapacak olursak da yer göstericiler bizi kaldırıp kapının önüne bırakıyorlar.

Bir sinema yapıtı da belirli bir süreden oluşuyor ama bu süreyi film karelerinin ardı ardına gözümüzün önünden geçmesi oluşturuyor. Başka bir deyişle, film, tiyatro yanılsaması yaratıyor ve biz bunun böyle olduğunu, sanal bir tiyatro izlediğimizi bilerek izliyoruz. Sinema salonundaki koltuğa ya da evimizdeki ekranın karşısına “kandırılmak” üzere oturuyoruz. Filmleri artık evlerimizde izleyebilmemiz ve istediğimiz zaman durdurmamız, yeniden başlatmamız, geri ya da ileri almamız mümkün. Ama, malum, sinema salonu gibi kitlesel izleme ortamlarında “şu filmi bir durdurun da tuvalete gidip geleyim” olmuyor. Sürece dahil olan herkesin üzerinde uzlaştığı bir protokol var: süreyi bütünüyle kesintisiz biçimde film belirleyecek ve izleyici bireyler oturup birbirlerini rahatsız etmeden, sessizce izleyecekler. Filmi yapan da, finanse eden de, sinema işletmesi de, izleyici de bütün düzenini bu belirli uzunluktaki yanılsamanın kesintisiz bir biçimde sunumuna göre ayarlıyor. Ve filmin gösteriminin yanısıra bu kesintisizlik kuralının uygulanması ve sorumluluğu da gidip gidip “sinema makinisti” denen adamcağızın sırtına yükleniyor.

Çocukluk ve gençliğimde sinema makinistliği bana hem tuhaf hem de oldukça adaletsiz bir iş dalı olarak görünürdü. Makinistin işi kandırmaca esaslı bir eğlence türünün, sinema deneyiminin gerçekleşmesini sağlamaktı. Yani, altı üstü üç-beş kuruş para ödenip gelinen, “olsa iyi olur, olmasa bir zararı olmaz” bir etkinlikten söz ediyoruz: altı üstü sinema. Ama bir salonda, aynı koşullarda toplanan ve kesintisizlik beklentisini paylaşan izleyici (karşısında tiyatrodaki gibi “canlı” bir muhatap olmaması nedeniyle de) hemen kitleleşiverirdi ve beklentilerinin karşılanması konusunda saldırganlaşacak kadar ciddileşirdi. Bu kitlelerin taleplerini ve hışmını yönelttiği kişi de, işte, arkadaki odada oturduğu bilinen tek bir insan, yani makinist olurdu. Bu meslek dalına “adaletsiz” dememin nedeni bu orantısızlık.

WaitUntilDarkÖyle ki, yine yukarda sözünü ettiğim Aile Sineması’nda Karanlığa Kadar Bekle’yi (Wait Until Dark) izliyordum. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama filmde kör bir kadın (Audrey Hepburn) evine girmiş kötü adamla mücadele ediyordu ve en gerilimli noktada adam kadını yakalamaya, kadın da evdeki ampulleri birer birer kırıp adamı karanlıkta bırakmaya uğraşıyordu. Tabii ki ampuller söndükçe ev, dolayısıyla da sinema perdesi biraz daha kararıyordu. Bir noktada son ampul de sönüp perde bütünüyle kararınca hiç unutamayacağım bir şey oldu, seyirci ıslık ve “makinist uyuma” bağırtısına başladı, makinist de yukardaki odasından çıkıp “kesin be, film icabı öyle, arıza yok, birazdan aydınlanacak” diye azarladı seyirciyi.

steigerBu yazdıklarımı okuyan, sözünü ettiğim dönemleri bilemeyecek yaştaki kişiler sinemalarda makinistle izleyiciler arasında neredeyse “interaktif” bir ilişki olduğunu düşünebilirler. Bu az çok doğrudur. Örneğin, arkadaşlarla İzmir’de, Karşıyaka’daki bir açık hava sinemasında Çavuş (The Sergeant) filmini izlediğimizi hatırlıyorum. Filmin ortalarında birden sinemanın tepe ışıkları yanıp sönmeye başlamıştı, ne oluyor demeye kalmadan filmin başrolündeki Rod Steiger bir kapıdan girmiş ve “kim yakıp duruyor bu ışıkları?” gibisinden bir şey söylemişti, izleyiciler dönüp makinisti alkışlamışlardı.

*   *   *

1980’lere, hatta paraya sıkışık ülkelerde 90’lara kadar makinistin izleyici kitlesinin beklentilerini karşılamakta kullandığı araç gereç, aksaklık çıkarması, yani kesinti yaratması neredeyse garantili bir teknolojinin ürünüydü. Eski sinema projeksiyon makinelerini, özellikle de Anadolu’da kullanılan ikinci, üçüncü el olanları kullanabilmek bayağı bir hüner ve deneyim gerektiriyordu. Aletlerin tasarımındaki karmaşıklığın ve her an bir yerinin aksamasının yanısıra gözetilmesi gereken daha birçok öge vardı. Örneğin, eski filmlerin bir anda alev alıverdiği bilinirdi (selüloz nitrattan yapılırmış). Sonradan tutuşmak yerine yalnızca eriyen selüloz triasetata geçilmiş, daha sonraları da yanmaz ve sağlam polyestere. Projektörlerin ışık olarak çok uzun zaman “karbon ark lambası” kullanması nedeniyle (Türkiye’de “kömürlü sistem” derlerdi), en küçük bir aksamada film yanıverirdi (sinemalarda “kumanda” odalarında yangın çıkması da bildik bir olaydı).

Film yanmanın yanısıra çok sık da kopardı ve makinistin makineyi durdurup iki ucu asetonla birbirine yapıştırması, biraz geri sarması ve aleti tekrar çalıştırması gerekirdi (ve aynı noktadan tekrar kopuvermesi de alışıldık bir durumdu). Bunların ötesinde bir de ses ve görüntü senkronu sorunu vardı: özellikle Türk filmlerinde ses birden görüntünün birkaç saniye önünden ya da arkasından gitmeye başlardı. Bütün bu nedenlerden makinistin sürekli aletin başında durması ve arızayı en çabuk tarafından giderebilmesi gerekirdi.

Bu da “ses”le ilgili bir anı:

Tarsus’taki sinemaların en kötüsü arka taraflardaki Saray Sineması idi: ikinci, üçüncü kalite siyah-beyaz filmler gösterirdi ve ahırdan bozma olduğu için hâlâ tezek koktuğu söylenirdi, bizim çevreden hiç giden olmazdı. Bir yaz tatilinde Tarsus’ta babamla kalmıştım. Bir gün sokakta Saray Sineması’nın panosunda bir de baktım ki Ingmar Bergman’ın Sessizlik filmi oynuyor. Koşup babama bu filmin ne kadar ünlü olduğunu, bu sinemaya herhalde kazara düştüğünü, kaçırmamamız gerektiğini anlattım, akşam da adamcağızı çeke çeke götürdüm.

silenceTarsus yazının dayanılmaz sıcağında kapalı salona girdik. Gerçekten de hayvan pisliği kokusu vardı. En ilginç olan da projeksiyon makinesinin bir odada değil, salonun tam ortasında, açıkta duruyor olmasıydı. Makinisti de yanıbaşında. Ve Sessizlik filmini kulağımızın dibinde nerdeyse lokomotif gürültüsüyle çalışan bu makineden izledik. Çok farklı beklentilerle gelmiş az sayıdaki Saray Sineması seyircisi de, bana yan gözle ters ters bakan “avantürye” Amerikan filmi düşkünü babam da filme akıl erdiremedi. Bir süre sonra birisi makiniste “lan oğlum şunun sesini açsana” diye bağırdı, makinist de “ses açık abi, filmin kendinde doğru düzgün ses yok” diye cevap verdi, başka birileri “ya Sessizlik diye filme gelmişsin, ses niye yok diyorsun” gibisinden espriler yaptı, az sonra da ben, peder ve makinist dışındaki hemen herkes kalkıp söylene söylene çıktı sinemadan.

*   *   *

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de sinema makinistliği usta-çırak ilişkisiyle edinilen bir meslekti. Bu işi yapanlar ya sinemada temizlikçi, gazozcu, yer gösterici olarak işe başlayıp elinin yatkın olduğu anlaşılınca makinistin çırak edindiği ya da otomobil, radyo tamirciliği gibi mesleklerden geçiş yapmış kişiler olurdu. Tarsus’tan hep sürekli koşuşturan, asabi ve pislik yapan izleyiciye her an girişmeye hazır, hafif bitirim adamlar kalmış aklımda. Son bir anı daha:

Yine epeyce sıcak bir gece Tarsus’ta birkaç arkadaşla bir binanın terasındaki yerli film gösteren açık hava sinemasına gitmiştim. Sanırım bir yazlığına açılmış, sezonluk bir girişimdi: arkaya derme çatma bir projeksiyon odası yapmışlardı, perde bitişik binanın beyaza boyanmış yan duvarıydı, iskemleler de bildik ucuz kahve iskemleleri.

İkinci film, bitimine 10-15 dakika kala, yani en heyecanlı yerinde koptu. Makinist tepe ışıklarını yakıp tamire koyuldu ama iş uzadıkça uzadı, izleyiciler arasındaki aileler kalkıp gittiler, geriye kalan bekar erkek takımı da giderek kudurmaya, makiniste hakaretler giderek iskemleleri devirmeye, yumruklaşmalara falan dönüşmeye başladı. Bir noktada terden sırılsıklam olmuş, perişan haldeki makinist bir nara atarak odasından fırladı, seyircinin ortasına gelip bir iskemleye çıktı, nefes nefese “iki saattir uğraşıyorum, tamir olmuyor işte, canımı mı alacaksınız lan?” diye bağırınca millet sus pus oldu. Ondan sonra “dinleyin bakayım” deyip başladı filmin geriye kalanını tane tane anlatmaya, izleyici de efendi gibi dinledi, hatta “peki kızın babasına ne oluyor?” gibisinden sorular bile sordu, sonra da çıkıp gittik.

*   *   *

paradisoEğer İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin çok ünlenen Cinema Paradiso adlı filmini (1988) izlediyseniz, burada yazdığım hemen her şeyden o filmde de söz edildiğini anımsarsınız. Film 1950’lerin Sicilya’sında geçer, ben 1960’lar ve 70’lerin Tarsus’undan söz ediyorum. Herhalde dünya üzerindeki her toplum belirli bir döneminde bu teknolojiyi ve onun uzantısı olan ritüelleri ve absürdlükleri az çok aynı biçimde yaşadı ve bitirdi. Cinema Paradiso’yu görmeyenlere, özellikle de gençlere izlemelerini çok tavsiye ederim: biraz melodramatik olsa da hoş bir filmdir ve sinema makinistliğini bu derecede kapsamlı ele alan tek yapıt da bildiğim kadarıyla odur.

___________________________

Yukardaki yazıyı okuyan arkadaşım Suat Baykul sözünü ettiğim Tarsus’taki Aile Sineması binasının hala ayakta olduğunu bildirdi ve aşağıdaki iki “akıl almaz” fotoğrafı gönderdi.

Aile_1Aile_2

“AVM gibi kadın” deniyor mu?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 1 Eylül 2013

“Apartman gibi kadın.” 1960’larda Güney’de babam ve arkadaşlarının kullandığı bir beğeni ifadesiydi bu. Boylu poslu (hattâ bir parça toplu), takılı, yapılı hanımlar için kullanırlardı. (Bunun bir önceki versiyonu da “hökümet gibi kadın”dı sanıyorum.) Bu sözü beton bir binayı “güzel” saymalarına değil ama böylesine uçuk bir benzetme yapıyor olmalarına bıyık altından gülerek söylerlerdi. (Siyaseten sakat bir bakışın ürünü tabii ki, ama kırk-elli yıl öncesinin Güney’inden söz ediyoruz.)

Nüfus artışı, göç, kentleşme ve beton teknolojisindeki gelişmeler nedeniyle konutlar dikine çıkmaya başlamıştı. Taşralı orta sınıfın sınıf atlama kavramının başında babadan kalma tek katlı evi ya da yeni aldığı arsayı müteahhide verip apartman diktirmek, karşılığında birkaç daire alıp birine yerleşmek, ötekilerden de kira toplamaktı. Emireri gibi kullanılan kapıcının yanısıra bir de asansör olursa tadına doyum olmazdı.

Bir apartmanın başarı simgesi olmasına, hattâ daha rahat bir yaşantı sağladığına itirazım yoktu ama (herhalde o yıllarda yabancı kültürlerle tanışmaya başladığımdan) beş-on katlı bir beton binanın “güzel” görülmesini tuhaf bulurdum. Ama ağzımla kuş tutsam babama bahçe içindeki iki katlı bir evin çok daha güzel olduğunu anlatıp kabul ettirebilmem olanaksızdı. Tabii bu bir haklılık-haksızlık konusu değil: estetiğin işlev ve koşulların peşinden gittiğini, göreceli olduğunu biliyoruz “iPhone gibi kız/oğlan” deniyor mu bilmiyorum ama bugün bu metal ve cam karışımı dikdörtgen nesnenin benzerlerinden daha “elegan” olup olmadığını tartışabiliyoruz, örneğin.

“Güzel” bulunanın yeni koşullarla birlikte değişmesi çok doğal. Doğal olmayan, yönetimi (hâlâ) elinde tutan kesimin babamın kırk yıl önceki estetiğini az bir farkla sürdürüyor olması: Apartman büyümüş, AVM, gökdelen ve rezidans olmuş görünüyor. İşin acıklı tarafı da bu “şahane” yapıları iftiharla diken ve “güzel” bulan kişilerin babam gibi kendiyle bir parça matrak geçerek “rezidans gibi kadın” gibisinden bir söz düşünemeyecek ve edemeyecek kadar dar bakışlı ve mizah duygusundan yoksun olması. (Sene de oldu 2013.)