Çare: Gençler ve Kadınlar

Birkaç hafta önce bu blogda kendimce oluşturduğum iki basit istatistiksel araştırma yazısı yayımladım: Birincisinde TBMM’deki şu anki (Kasım 2013) milletvekillerinin, ikincisinde de valilerin profilini saptamaya çalıştım. Bu konulardaki bulguları nesnel bir biçimde paylaşmanın ötesinde iki amacım daha vardı: 1. artık insanların spekülasyon yerine somut verilere dayanan fikirler üretebilmeleri için yeterli teknoloji ve bilgi bulunduğunu; 2. toplumdaki epeyce bol bilgi gediğini artık bilgisayar başında oturan her bireyin, dünyanın öteki ucunda bile olsa araştırıp doldurma ve, dolayısıyla, bir işe yarama imkanı olduğunu göstermek.

Her iki yazı da hiç ummadığım sayıda okuyucu topladı, birkaç internet gazetesinde “re-blog” edildi ve, büyük çoğunluğu olumlu, epeyce bir yorum geldi. Bu yazıyı da bu yorum ve görüşlere toplu bir yanıt olarak yazıyorum.

Söz konusu yazılarda paylaştığım birçok bulgu arasından biri, erkeklerdeki bıyık tercihi, yorumlarda birden ön plana çıkıverdi. Bunun nedenini pek kavrayamadım. Her yerde kılık kıyafetin bireyin topluma sunduğu bir “kartvizit” niteliği taşıdığını biliyoruz ama bazı toplumlarda giysiye ve saça sakala bakıp kişinin kökenini ve ideolojisini kestirebilmek de mümkün. Türkiye toplumunda yalnızca bıyığın değil, kafa bölgesindeki bütün kılların düzenlenme biçiminin yalnızca kozmetik kaygılarla açıklanamayacağının herkes tarafından bilindiğini sanıyordum. Alabildiğine hiyerarşik bir ilişkiler düzeninde kafa kılları kişinin safının, sınıfının, rütbesinin, düşünsel eğiliminin göstergesi olarak düzenleniyor. Benim bu araştırmaları görenlerin bıyık kısmını bu ölçüde vurgulaması da herhalde toplumdaki simgecilik ve saflaşmanın derecesine başka bir kanıt oldu.

Bu açıdan, kişilerin bıyık tercihlerini de eleştirmek ya da alay etmek amacıyla değil, geçerli bir veri saydığım için kullandım (fotoğraflar daha yakından çekilmiş olsa bıyıkları biçimlerine göre de sınıflandırırdım). Gerçekten de bulgular bıyığın temsil ettiği kimlik ve değerlerin yeni kuşaklar arasında daha az tercih edildiğini, geleneksellik ve tutuculuğun bir parça da olsa azaldığını net olarak gösteriyor.

Verilerin kısıtlılığına rağmen her iki araştırmada da en azından benim merakımı giderecek derecede belirgin, genel profiller oluştu. Örneğin, şu anda görevde olan valilerin özgeçmişleri şaşılacak derecede birbirinin benzeri çıktı: 81 valinin biri hariç hepsi erkek, hemen hepsi İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin ilçelerinden ve küçük kentlerinden geliyor. Hepsi ilk ve orta öğrenimini doğduğu bölgedeki devlet okullarında tamamlamış, ardından üniversite giriş sınavına girmiş, siyasal bilim ya da hukuk okumayı tercih etmiş, üniversiteyi bitirince de kaymakam adaylığı sınavına girip kazanmış ve mülki amirlik kariyerine başlamış. Hepsi uzun süre 3-4 yılda bir tayin edilerek ilçeden ilçeye dolaşmış. İçlerinde bekar olan da, çocuksuz olan da yok. Kurallar gereği, bir noktada dil öğrenmek ve bilgi ve görgü edinmek üzere bir yıllığına İngilere ya da ABD’ye gönderilmiş, ardından yine bir ilçede kaymakamlığa dönmüş. Sonra vali yardımcılığına terfi etmiş, bu kez de kentten kente dolaşmış ve sonunda da bir ile vali olarak atanmış. (Mülki amirlik kısmı hariç, aynı profil TBMM’deki erkeklerin yarıdan çoğu için de geçerli.)

Bence bu valilerin her birinin yaşamı “yazsam roman olur” türünden zahmetli, yorucu bir başarı öyküsü. Küçük bir kasabadan çıkıp bir ile vali olmak kolay iş değil. Bu kişiler küçümsenecek değil, alkışlanacak özgeçmişlere sahip.

Ne var ki, il valiliği bu kişilerin birikimlerinin yetersiz kalacağı sorumluluk ve yetkilerle donatılmış bir konum. Bu aykırılık son zamanlarda, özellikle binbir türlü hayatın yaşandığı, küreselleşmeyle giderek daha çok bağlantı kurulan büyük kentlerde daha bir belirginleşmeye başlıyor.

mgSöz gelimi, bilgi-görgü için yurt dışında bir değil on yıl kalmış olsa bile, bu yöneticinin eşcinselliğin bir hastalık, sapıklık olmadığını kabullenmesi zordur. Duvarında ceylanlı halı asılı, sedirli, alaturka tuvaletli, gazocaklı, tek katlı baba evinden çıkan birisi için oymalı, kakmalı misafir odası takımı ciddi bir sıçramadır. O nedenle de sağı solu işlemeli, aynalı dev bir beton binanın “güzel” sayılmayabileceğini anlaması güç olur. Bir çiftin gidip devlet huzurunda karşılıklı resmî kontrat yapmayı, yani nikah kıydırmayı onuruna yediremediği için nikahsız yaşaması, hele hele çocuk yapması, hele hele çocuğa babanın soyadı yerine annenin soyadını vermesi gibi anlayışları kabul edemez. Birinin amirinin karşısında ayağa kalkmamasını, önünü iliklememesini, elini cebine sokmasını aklı alamaz. Sokaklarda parklarda sarmaş dolaş dolaşan, öpüşen kızlarla oğlanların kendisinden daha iyi düşünebilen, daha çok şeyin farkında olan düzgün insanlar olabileceğini düşünemez. Ömrünü emir alıp emir vermekle geçirmiş bir memurun toplumsal ilişkilere başka bir gözle bakması son derece zordur.

bknTekrar edeyim: söz konusu aykırılıkta bu kişilerin suçlanması anlamsızdır. Bunun gibi, bu türden kariyerlere heves etmemiş kişilerin suçlanması da aynı ölçüde yersizdir: Siyasete ve devlet memurluğuna girmek büyük kentte büyümüş, özel liselere ve elit üniversitelere gitmiş, batılı yaşam biçimlerini az çok bilen ve genellikle de bu yaşam biçimlerine özenen birinin aklının ucundan geçmezdi, hala da geçtiğini sanmam. Onlar özel sektörde çalışmayı, kendi işini kurmayı, iyi para kazanmayı, özgür yaşamayı seçtiler. Her iki tarafın seçiminde de eleştirilecek ya da ayıplanacak bir şey görmüyorum. Sonunda her bireyin tek bir yaşamı var, yaşamını ne yöne istiyorsa o yöne doğrultur, olanaklarını da o yönde kullanır.

Ancak, siyasete girmeyi ya da devlete çalışmayı kendisi için de, çocuğu için de uygun görmemiş kişinin yönetimden ve düzenden şikayetlenmesi bence en hafifinden haksızlıktır. Son derece basit bir şeyden söz ediyorum: “Neden bu kişiler bizi yönetiyor?” diye ağlaştığında “tenezzül edip siyasalda okusaydın, siyasete girseydin, devlette mülki amir olsaydın, yöneten o değil, sen olurdun” derler adama. (Gençler bilmez: siyasalı hatırlamıyorum ama otuz-kırk yıl önce hukuk fakülteleri puan sıralamasında diplerde yer alırdı.) Ve sürekli olarak yöneticilerin bıyıklarıyla, “kıroluklarıyla” dalga geçip hakaret etmeyi de, oturduğu yerden büyük büyük laflarla siyasi analiz üretmeyi de ben birbirine caka satmaktan öteye gitmeyen, yersiz davranışlar olarak görüyorum.

Her iki araştırmam da ortada giderek güçlenen birtakım aykırılıklar, uyuşmazlıklar olduğunu gösteriyor. Ben genel anlamda çözülmesi şart iki büyük sorun olduğunu gördüm, onlara işaret edip susayım:

Birincisi, özellikle seçilmişler arasında daha tutucu, ataerkil çevrelerden gelen yaşlı kuşağın üst düzeyleri elinde tuttuğu, daha iyi eğitimli, dünyadan daha haberdar yeni kuşakların önünü açmadığı sonucuna vardım. Bunun nedeni kendi değerleri konusunda inatçı olmaları da olabilir, bencillikleri de, gençlerin bir türlü yenileştirilemeyen bürokratik sistemle başedemeyeceğini düşünmeleri de. Ancak, bu, en azından doğal nedenlerden, sürdürülebilmesi, değişmemesi olanaksız bir tutum.

İkincisi (kanımca en çarpıcı bulgu), toplam nüfusun da, orta ve yüksek öğrenimdeki öğrenci sayısının da yarısını oluşturan kadınların Meclis’te %14, Bakanlar Kurulu’nda %4, valiler arasında %1,2, mahalli yönetimlerde %1,2 gibi akıl almaz düşüklükte oranlarda temsil ediliyor olması. Siyaset ve devlet yönetiminde kadın sayısının artması yalnızca bu haksız dengesizliğin giderilmesini sağlamayacak, aynı zamanda ilişkileri belirleyen geleneksel erkek-egemen paradigmaların yumuşamasına, değişmesine de yol açacaktır. Kanımca, eğer genel bir “mod” değişimi arzulanıyorsa, “çare kadındır” ve gidişattan endişeli herkesin işi gücü bırakıp TBMM’deki, yerel yönetimlerdeki ve devlet yönetimindeki kadın sayısının artması için uğraşması gerekir.

Not: Türkiye’deki yerel yönetimlerin durumunu da merak edip araştırdım ve Türkiye Belediyeler Birliği’nin ayrıntılı istatistiksel bilgiler içeren bir sitesi olduğunu gördüm: http://www.tbb.gov.tr/belediyelerimiz/istatistikler/

Reklamlar

2 thoughts on “Çare: Gençler ve Kadınlar

  1. Çok yerinde ve doğru bir analiz – yinede siyasete veya devlet memurluğuna soyunmamış kişilerin, yönetenleri eleştirme, şikayetçi olma vs. hakları vardır diye düşünüyorum. Alay etme, aşağılama konusu ayrı bir olay – burada hemfikirim.

  2. Bu blogdaki en güzel yazılardan birisi ve çok doğru bir tesbitin örnekleriyle verilmesi, eline sağlık F.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s