II. Sanatta Başarı ve Standartlaşma Üzerine

[Bu yazı ilk kez Sanat Dünyamız dergisinin (Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul) 178. sayısında (Eylül-Ekim 2020) yayımlandı.]

Emre Senan, 2020

Organizasyon kuramında “mimetik izomorfizm” diye bir terim var. Türkçesine “taklide dayalı benzerlik” ya da “taklide dayalı eşyapılılık” diyebiliriz. Tanımı kabaca şu: Bir kuruluş ya da şirket hedefleri ve yöntemleri konusunda belirsiz, dolayısıyla da başarısız olduğu zaman, çözüm olarak başarılı bir kuruluşun yapısal modelini ve işleyiş biçimini taklit ediyor, kendini ötekine benzeterek dönüştürüyor.

Rastgele bir örnek: İki şirket var diyelim, biri klima üretiyor, diğeri vantilatör. Birincinin düzeninde pazarlamadan ar-ge’ye, halkla ilişkilerden muhasebeye çok dallı bir yapılanma var ve şirket iyi kazanıyor. Durumu sallantıda olan vantilatörcü düze çıkabilmek için ötekinin yapısını taklit etmeye karar veriyor ve batıyor. Çünkü, her ikisi de serinlemeye yarıyor ama vantilatör klimadan son derece farklı, getirisi düşük bir ürün.

Tamı tamına uymasa da, sanatlarda öncelikle Avrupa’daki kentleşmeler ve teknolojik gelişmelerle başlayan, yaklaşık üç yüz yıldır süregelen “metalaşma” sürecine bir tür taklide dayalı dönüşüm süreci olarak bakıyorum: Diğer alanlardaki üretim-tüketim düzeninin taklit edildiğini ve bunun “sanat” adını verdiğimiz etkinliklerin temel niteliğine aykırı olduğunu düşünüyorum. (Bu nitelik konusundaki görüşlerimi derginin bundan önceki sayısında, bu yazı dizisinin birincisinde açıklamış, sanatı gereksiz, özgür ve iletişimsel bir “oyun alanı” olarak belirlemiştim.)

Metalaşma, örnek alınan alanlardaki “meslek” kavramını beraberinde getiriyor. Artık dünyanın hemen her yerinde kabul gören anlayış, sanatçı olmak isteyen kişi hangi türden “sanat ürünü” üretmek istiyorsa o “işin” eğitimini alır der: Ressam olmak isteyen resim okuluna, müzisyen olmak isteyen müzik okuluna, dansçı olmak isteyen dans okuluna, aktör olmak isteyen tiyatro okuluna gider. Tıpkı doktor olmak isteyenin tıp okuluna, avukat olmak isteyenin hukuk okuluna gitmesi gibi.

O kişi derslerinden geçer notlar alarak eğitimini tamamlayınca diploma alır ve resmen ressam, heykeltraş, piyanist, fotoğrafçı, dansçı, aktör gibi bir meslek ve ünvan sahibi olur. Örneğin, ressam resmin nasıl yapılması gerektiğini, nasıl yapılırsa iyi, nasıl yapılırsa kötü olacağını öğrenmiş sayılır. Tıpkı bir marangozun ustasından sağlam ve rahat sandalyenin nasıl yapılacağını öğrenmiş olması gibi.

Sonra sıra bu diplomalardan geçim sağlamaya gelir:

Kimyager diploması olan birinin bir ilaç firmasında işe girmesi gibi, sanat diplomalı birinin de uzmanı olduğu konuda iş bulması beklenir. Bunun sanatlardaki doğrudan karşılığı “sanat üreten” bir kurumda kadroya girmektir. Genellikle fabrika düzeninde işleyen bu kurumlarda kişi görev tanımında neyi üstleneceği yazıyorsa onu üstlenir, çalışır, karşılığında her ay maaş alır ve yaşı gelince de emekli olur. Kurum sayısı sanat diplomalıların sayısına oranla çok düşük olduğundan bu türden memurluk olanakları son derece kısıtlıdır.

Öğretmenlik sanat diplomalılar için başka bir memurluk olanağıdır. Özellikle ticari uygulamaları kısıtlı olan sanatlarda geçim sağlamanın en güvenceli yolu genellikle budur ama hem bir, iki diploma daha gerektirir hem de aşırı talep nedeniyle bulunması zordur. Öğretim kurumlarına giremeyen birçok kişi de geçimini özel dersler vererek sağlamaya çalışır.

Bir kısım insan meslek edindiği sanatın eğer varsa endüstrileşmiş ve ticarileşmiş alanlarına kayar. Örneğin, fotoğraf okumuşsa moda, reklam fotoğrafçılığından geçinir. Dansçı şarkıcılara sahnede ya da müzik videolarında eşlik eder, yoga dersleri verir. Ressam grafik tasarıma girer. Aktör reklamlarda, televizyon dizilerinde oynar. Bu kişilerin hepsi olmasa da epeycesi bu işlerin “sanat değeri”nin pek olmadığını ama geçinebilmek için verdiği (mesleğiyle çok da ilgisiz olmayan) tavizler olduğunu söyler. Bunların çoğu birtakım nedenlerden “sanat değeri olan” dedikleri türden etkinliklere bir türlü vakit ayır(a)maz.

Bu sanatçıların diplomalı ya da diplomasız büyük bir kısmı da “ilgisiz” sayılan işlere girer. Uzun zamandır oturduğum New York şehri sanat eğitimi almış ya da sanatçı olduğunu söyleyen kişilerin ABD’de en kalabalık olduğu ve çoğunluğunun sanat-dışı işlerden geçindiği yerdir. Öyle ki, New York lokantalarında yüksek sesle “aktör” dendiğinde garsonların “buyrun” deyip geldiği ayağa düşmüş bir espridir. 

Sanatların düşünsel kanonunda yer alacak nitelikte yeni, cüretkâr işler ve kavramlar genellikle bu kesimden çıkar, çünkü bu kişilerin sanat yapmak ve satmak zorunlulukları yoktur. Ne var ki, bunların çoğu yerleşik düzeni sorgulamaz ve alternatif yollara pek kafa yormaz. En azından Batı ülkelerindekiler az ya da çok getirili gayri-sanatsal işleri “yandan”, geçici olarak yaptıklarını, günü gelince önlerinde basmakalıp yollardan birinin açılacağını ve yalnızca asıl mesleklerinden geçinebileceklerini hayal ederek yaşarlar. 

Bu yaşam biçiminin zihinlerdeki en tipik gerekçesi toplamda çok küçük bir yer tutan emsallerdir: Gençliğinde çilingirlikle geçinmiş ünlü besteci, keşfedilmeden önce aç bilaç dolaşmış zengin ressam, yıllarca şoförlük yapmış ödüllü yazar gibi. New York’ta yaşı elliye, altmışa dayanmış, “aslında sanatçı” olduğunu söyleyen buruk muhasebeci, tercüman, turist rehberi, hırdavatçı tanımışlığım oldu. Dünyada iki, hattâ üç farklı işte çalışarak geçinen milyonlar varken kendini “sanatçı” olarak tanımlayan kişinin sanat saymadığı bir işte çalışmayı kabullenememesini aklım öteden beri almaz. Kaldı ki, yeni dünya düzeninde kişinin tek bir baltaya sap olmak yerine farklı baltalar arasında dolaştığı, “değişken” (protean) denilen bir çalışma biçimi sıradanlaşmaya başlıyor.1

Şimdi sorayım: Sanatlarda “başarı”yı belirleyen nedir?

Üretim-tüketim düzenini taklit eden sanat anlayışı ve düzeninde “ürün” olarak nitelendirilen etkinlik (tiyatro oyunu, konser) ya da etkinliğin ortaya çıkardığı nesne (resim, kaydedilmiş müzik) de doğal olarak satılabilirliğine ve getirisine göre değerlendirilir. Ne var ki, taklit edilen düzenin ürünleriyle karşılaştırılırsa ortaya çıkan alâkasızlığın yanında klimayla vantilatör ikiz kardeş kalır. Yani, yapılanma ve işlemlerin benzer ama malların bütünüyle farklı nitelikte olduğu bir durumdan söz ediyoruz.

Farklı, çünkü sanat etkinliklerinin işe yararlığı yoktur ve olmaması da gerekir. Bu etkinliklerin gerçekleşmemesi (birinci yazıda açıkladığım gibi) hayatın akışında herhangi bir eksiklik ya da zorluk yaratmaz ve yaratmaması da gerekir. Sanat etkinlikleri öncelikle “yapılmasa da olur” oldukları için, yani işlevsiz ve gereksiz oldukları, dolayısıyla da zorunluluk içermedikleri için gereksinirler. 

Sanatın insanın en özgürce, en kaybedecek bir şeylerin kaygısı olmadan oynayabileceği bir oyun alanı olarak akıl edildiğine inanıyorum. Başka bir deyişle, hayatta kalabilmenin gereklerinden bir süreliğine kaçabilmeyi sağlayan “isteğe bağlı” bir mola, bir nefeslenme alanı. Etkinliğin gereksizlik derecesi arttıkça deneme ve oynama alanındaki özgürlük de o ölçüde artar. 

Özgürlüğü dizginleyen, kontrolde tutan tek öğe sanat etkinliğinin her zaman için başkalarıyla paylaşılmak üzere gerçekleştirilmesi, yani iletişimsel olmasıdır. Bu açıdan (yani, resmin satmak üzere değil, göstermek üzere, müziğin satmak üzere değil, dinletmek üzere yapıldığını, öykünün satmak üzere değil okutmak üzere yazıldığını düşünerek) baktığımda sanatlarda, eğer gerekliyse, başarılı-başarısız değerlendirmesi için aklıma tek bir ölçüt geliyor: o da, iletinin niyet edildiği biçimde, istenildiği biçimde algılanıp algılanmaması, yani hedefini bulup bulmamasıdır. İletinin içeriğinden, ileten ve iletilenin kim olduğundan, olaya dahil kişilerin sayısından ve bağlamdan bütünüyle bağımsız bir ölçütten söz ediyorum. Bu tabii ki yalnızca sanat etkinliklerine değil, her türlü iletişime uygulanabilecek bir değerlendirme.

Bu derecede kapsayıcı ve cömert bir ölçütün rekabete dayalı piyasayı taklit eden sanat düzeninde tabii ki yeri olamıyor. Geldiğimiz noktada sanatlar belirli tanımlar, kurallar ve uygulamalarla biçimlenen standartlara göre yol alıyor. Standartlar başarıyı (örnek alınan sistemlerde olduğu gibi) ürünün maliyetini, satış durumunu, alıcı sayısını ve etkinliğe dahil kişilerin kazancını temel alarak ölçüyor. Başka işlere bulaşmasına gerek kalmadan, sabahtan akşama kadar piyanosunun, yazı masasının, tuvalinin başında, meslek ve iş edindiği alanda üreten ve ürünlerine müşteri bulabilen sanatçı başarılı bulunuyor.

Sonuçta, sanat etkinliklerinin temelinde kemikleşmiş bir çelişkinin (paradoks) egemen olduğunu savunuyorum: Çocuklara bir oyun parkı yapıp ardından hangi oyunları, nasıl, hangi oyuncakları kullanarak oynayacaklarını dikte eden birtakım kurallar konmasına benzetebilirim bunu. Öznenin (oyun) niteliğiyle çevresinde oluşan düzen arasında çelişki görüyorum.

Sanatlarda kurallar birtakım yetkililer tarafından değil, düzenin birbirine muhtaç öğelerinin sürekli olarak birbirinin varlığını ve düzenin işleyiş biçimini gerekçelendirmesiyle oluşturuluyor. Bu kurallar aracılığıyla kapılarının “standart” kavramına sıkı sıkıya kapalı olması, “şöyle yapılır” sözünün hiç duyulmaması gereken sanat etkinlikleri alanında standartlaşma hedefleniyor.

Standartlaşma tekrarı ve aynılığı hedefler. Söz konusu dönüşümde taklit edilen üretim-tüketim sistemlerinde kural saptayıp standart tutturmanın önemli bir yeri var: Özneyi oluşturan ürünün sürekli ve kusursuz reprodüksiyonu için standartlaşma gerekiyor. Örneğin, McDonald’s’ın, Starbucks’ın bütün dünyaya yayılmasının nedeni her yerde aynı hamburgerin yenilip aynı kahvenin içilebilmesini sağlayabilmeleri oldu.

Buna karşılık, sanat etkinliklerinde öznenin kendi içinde bir işlevi yoktur, “kayda değerlik” sözüyle tanımlanabileceğini düşündüğüm nitelik gözetilir (gözetilmesi gerekir): bu da yeni, farklı, değişik oluşa bağımlıdır. Kayda değer sanat öznesi kurallarla değil kuralsızlıkla doğup gelişir. Bu nedenle, tekrar ve aynılıkla beslenen üretim-tüketim alanlarından devşirilme sanat düzeninde özne bir bahane olmaktan öte bir rol oynamıyor: Kişilerin “iş” sahibi ve “başarılı” olabildiği standartlaşmış bir çarkın aynı biçimde, aynı tempoda dönebilmesi için bahane. Sanatlarda standartlaşmanın işlevi seçenek ve tercih olanaklarını sürekli kısıtlamak oluyor.

Yazıyı bir örnekle bitireyim: Eğer tiyatro okulu diye bir bina varsa orada haliyle öğretmenler ve öğrenciler oluyor. Bu öğretmenler ne öğretiyor? Tabii ki ne öğrenmişse onu öğretiyor. Mesela tiyatroda oyunculuk nasıl yapılır, onu öğretiyor. Hangi tiyatroda? Hemen her yerde “tiyatro” denilince akla gelen tiyatroda. Öğretmen öğrenciyi standartlara uymayan bir tarafa yöneltecek, yani öğretim programının dışına çıkacak olursa büyük olasılıkla yöneticilerin itirazıyla karşılaşacaktır: öğrenciye mezun olduğunda sistemde iş bulabilmesi için gerekli donanımı sağlamadığı söylenecektir.

O okuldan oyunculuk diploması alan kişinin tiyatro kavramı ve tanımı doğal olarak öğretilenlerle sınırlı oluyor. Bu insanın alışılandan farklı, yeni bir şeylere kafa yorması, raydan çıkması için bir neden bulunmuyor. Ama çıkacak olursa öğretmeninden yönetmenine, sahne amirinden gişe memuruna, eleştirmeninden başarı ödüllendirme kurullarına varıncaya  kadar sisteme dahil herkesin konumunu ve geçim kaynağını ve diplomasını almış olduğu mesleğin meslekliğini sorgulamış oluyor. Kişi bu “akıl kârı olmayan” yönde ilerlemeye devam ederse kurulu düzen içinde “başarısızlığı” garantilemiş, sanat etkinlikleri alanında ise kayda değer işler ortaya çıkarma olasılığını güçlendirmiş oluyor.

_______________

1 Hall, D.T. The protean career: A quarter-century journey. J. Vocat. Behav. 2004, 65.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s