Sanatta Fiyat Üzerine

New York’ta 2018-19 sanat sezonu açılıyor, çağdaş gösteri türünde nerede ne var diye bakınıyorum:

Belçikalı koreograf Anne Teresa de Keersmaeker’in yeni bir işle Park Avenue Armory’ye geleceğini görüyorum. Dans tiyatrosuyla ilgilenip de Keersmaeker’in kafasının şimdilerde nerede olduğunu bilmemek olmaz diyorum, web sitesine giriyorum, 1.000 kişilik oturma düzeninde üç boy bilet görünüyor: 45 dolarlık (150 koltuk), 70 dolarlık (250 koltuk), 95 dolarlık (600 koltuk). 45’likler çok mu kenarda olur acaba derken bakıyorum ki onlar zaten tükenmiş, mecburen 70’likten alıyorum. “Buy” dediğimde alet 2 dolar “tesis ücreti” (facility fee), 5 dolar da “hammaliye ücreti” (handling fee) ekliyor, ediyor 77 dolar.

BAM’de (Brooklyn Academy of Music) eskilerden Anne Bogart’ın yeni bir işi var, onu da merak ediyorum, ortalardan bir bilet alıyorum: 50 dolar. “Tesis ücreti” orada da 2 dolar ama “hammaliye,” yani iki tuşa basıp bileti bana elektronik mesajla yollama zahmetinin karşılığı, 6.50. Gidip gişeden alırsan hammaliye ücreti kesmiyorlar ama metroyla gidiş dönüş 5.5 dolar burada.

Arkadaşlar “Kathryn Hunter’ın tek kişilik İmparator’unu göreceğiz, sen de gel” diyorlar. Eski usul tiyatroya genç kuşakları çekmeyi hedefleyen yeni Theatre for a New Audience salonunda oynayacakmış. Ön koltuklar 115, geriye kalanların hepsi 90 dolarmış. “Kusura bakmasınlar” diyecekken dört bilet alınca indirim olduğunu, adam başı 60 dolara ineceğini öğreniyoruz, kabul ediyorum. (Bu tiyatronun kapasitesinin yaklaşık beşte biri oranında biletleri otuz yaş altındakilere 20 dolara sattığını öğreniyorum. Bence örnek bir uygulama ama buraya gençlerden pek bir ilgi olmadığının işareti de olabilir.)

Birkaç yıldır işlerini izlemeye çalıştığım koreograf Beth Gill, Joyce’da yeni bir iş gösterecekmiş. Joyce salonu diğerlerine göre daha gençlere yönelik ve hesaplıdır: her koltuk 35 dolar. Onlar da 6 dolar hammaliyeyi ekliyor, ediyor 41. Bunun gibi, New York Üniversitesi’nin Skirball salonu da artık genç izleyicileri hedefleyen cüretkar, deneysel işlere yer vereceğini duyurdu: Boris Charmatz’ın 10.000 Gestures adlı dansını merak ediyorum, orada da biletler 35 ve 45 (artı 6) dolar.

Orta sınıftan bir kişi olarak bu sezon New York’taki namlı ve havalı mekanlarda iki, bilemedin üç gösteriye daha gidebilirim, ötesine gücüm yetmez. Neyse ki klasiklere merakım yok: Metropolitan Opera’da sahneyi dürbünsüz görebileceğin koltuklar 100 dolardan başlıyor, 500 dolara kadar çıkıyor. Roundabout tiyatrosunda oynayan Bernhardt/Hamlet adlı yeni oyunun çok reklamı yapılıyor: Merak edip baktım, biletler 49-149 dolar arasında.

Bu yıl İKSV Tiyatro Festivali sırasında İstanbul’da olabileceğim aklıma geliyor ve o programda neler var diye bakıyorum:

İtalya’dan Piccolo Tiyatrosu, Goldoni getiriyormuş: 60, 80, 120 TL (öğrenci 10 TL). Robert Lepage’ın tek kişilik Hamlet’i geliyormuş: 80, 120, 150, 180, 250 TL. Nederlands Dans Theater 1 geliyormuş: 50, 80, 120, 150, 180, 250 TL (öğrenci 10 TL). Yerli isimlerin işleri daha ucuz: 55-90 TL arası değişiyor.

Dolar-Lira kurundaki aşırı dengesizlik nedeniyle ürkeklik etmeden birkaç gösteriye, orta fiyattan, birden fazla bilet alıyorum, İstanbul’daki tanıdıklardan da gelmek isteyenler olur düşüncesiyle. Biletix sitesi New York’taki biletçilerden aşağı kalmıyor: Her bilete % 10 civarında “Hizmet Bedeli,” toplama da 6 TL “İşlem Bedeli” yazıyor.

Şimdi, bunları burada niye rapor ettiğime geleyim: Bana son derece ironik görünen bir duruma işaret etmek istiyorum, ondan.

Bu ironiyi görmenin en iyi yolu, bilet fiyatları kademeli olan gösterilerden birinde ayağa kalkıp salona bir göz gezdirmek olabilir. Sahneye en yakın koltuklarda oturanlar genelde yaşı ilerlemiş, kılık kıyafeti şık ve ütülü, saçı başı yerinde beyler ve hanımlar oluyor. Önden arkalara gittikçe ak saçlı sayısı azalıyor, giysiler ucuzluyor, renkler düzensizleşmeye başlıyor. Biletleri en ucuz olan balkon gerilerinde oturanlar da genelde salondaki en genç ve dağınık kesim oluyor.

Yani, manzara, sanatlarla izleyicilikten öte bir ilişkisi olmayan paralılardan sanatla uğraşıyor olması ihtimali arkalara gittikçe artan parasızlara doğru bir geçiş gösteriyor. Keersmaeker’in gösterisinde 95 dolarlık koltuklarda oturan 600 kişiden kaçı sanatı uğraş edinmiş, orada izlediğini kafasında tartıp kendi işine yön vermekte kullanan kişiler olacaktır? Ya da Lepage’ın Hamlet’ini 250 lira verip en yakından izleme ayrıcalığını satın alanlardan kaçı “beğendim/ beğenmedim” ötesinde bir değerlendirme yapacaktır? Yani, sahnede olup biteni en yakından izlemesi gereken kesimin en arkada, en “uzaktan da izlese pek bir şey farketmez” denilebilecek kesimin en önde oturduğu bir düzenden söz ediyoruz. İronik bulduğum bu.

Yıllardır hem New York’ta hem de İstanbul’da gösteri sanatlarıyla uğraşan gençleri eskiden yapılanları tekrarlayıp durdukları, kendi aralarında oynamaktan öteye gidemedikleri için eleştiririm. İşlerinin fikirlerden kaynaklanması, o fikirlerin de dar bir çevrede yapılanları değil, uluslararası “büyük geleneği” muhatap alması gerektiğini söylerim.

Şimdi, rastgele işlerde çalışıp iki, üç kişi paylaştıkları evlerin kirasını çıkarmaya çalışan bu insanlara “yemeyin içmeyin, bir şekilde gidin o devasa salonun 45 dolarlık kenarlarına tutunup Keersmaeker’in işini uzaktan uzağa da olsa görün” denir mi? Ya da İstanbul’da tiyatroyla uğraşan binlerce gençten kaçı bir bilete 100 lira verebilecek durumdadır? 10 liralık öğrenci biletlerinden çokça varsa bile, sanatlarla uğraşanların çok büyük bölümü öğrenciliğini bitirmiş kişiler.

Her yerde öyle bir noktaya gelindi ki, sanatçının “başarılı” olması, yaptığı işin giderek daha büyük, masrafı daha yüksek mekanlarda, daha çok kişi tarafından, daha çok para ödenerek “tüketilmesi” anlamına geliyor (sanatta “tüketim”in nasıl bir şey olduğuna hiç girmeyelim). Kişinin bundan yirmi yıl önce 20 dolara izlenebilen işlerinin şimdi 100 dolara izlenebilmesi, bu insanın artık eskisinden daha “değerli” işler yaptığını mı gösteriyor? Eskiden kuru fasulye pilav satarken bonfile işine girdiği için mi fiyat artıyor?

Eskiden para etmeyen işin sonradan çok para etmesine, yapıttaki, yani öznedeki değişim değil, özne çevresinde oluşan “pazar”ın giderek gelişmesi, büyümesi ve bundan nasiplenen kişi sayısının artması neden oluyor. Bu, ister istemez, piyasası oluşmuş sanatçıyla oluşmamış sanatçıyı birbirinden koparan bir uçurum yaratıyor: içi yüzlerce dolarlık ya da liralık biletlerle dolu bir uçurum. Ve, pazarın kurallarına göre, o uçurumun sahne tarafındaysan “başarılı,” öbür tarafındaysan “başarısız” sayılıyorsun. Pazar senin ancak pazarlanabilir işler yaparsan o sahneye erişebileceğini, onun için de hedefinin birileri tarafından alınıp satılabilecek mal üretmek olması gerektiğini söylüyor. 

Bu ironik hâlin değişmesi mümkün mü? Sanırım sanatla uğraşanlar geçimlerini o yoldan sağlamak istedikleri sürece, hiç mümkün değil.

Reklamlar

2 thoughts on “Sanatta Fiyat Üzerine

  1. Sevgili Semih, tespitlerin çok yerinde.. işaret ettiğin sorunsalın boyutu İstanbul’da vahim boyutlara ulaştı..
    Çözümlemelerine ve yazının sonundaki soru’na ilişkin ilginç bir şey yaşandı geçen akşam.. maalesef Zorlu’da olduğu için ayaklarım geri geri giderek gittiğim konserde..
    Konserin olacağı büyük salon bütünüyle ve özellikle de yüksek fiyatlı koltukların yer aldığı alanların neredeyse yüzde 80’i boş kalınca, daha düşük fiyatlı bilet sahipleri teker teker davet edilerek büyük salonun en iyi yerlerine oturtuldu. Hatta durumun ne olduğu bilet satışlarından anlaşılmış olmalı ki daha girişte ucuz ya da orta fiyat grubundan bilet sahiplerinin biletleri pahalı biletlerle değiştirildi.
    Anlaşılıyor ki bu ‘strateji!!’ uygulanmasaydı, belki de sadece dopdolu bir balkon ve bomboş bir büyük alt salonla konserin kendisi gerçekleşemeyecekti..

    Peki ‘ticarethanenin’ bundan bir çıkarımı oldu mu.. olabilir mi? Söylemek zor..

  2. sevgili semih fırıncıoğlu, yaptığınız tespitler ve çıkarımlarınız çok yerinde ve isabetli. sizin benden daha iyi bileceğiniz üzere 1950’lerden beri küçük abd olmak için çırpınan türkiye’nin, başka bir çok seyin yanısıra gösteri biletleri stratejisinde de abd’den farklı bir yol izlemeyeceği aşikar. fransa ve almanya’da ise durum biraz farklı sanırım; opera-bale gibi değil de, özellikle örneğini verdiğiniz türdeki sanat gösterileri için tabii. yani keersmaeker’in veya charmatz’ın bir işini fransa veya almanya’da bir salonda seyrettiğinizde ön sıradakiler ile arka sıradakiler arasındaki ayırım daha az farkedilebilir bir düzeyde oluyor. evet yine ön sıralarda daha çok beyaz saçlıları görüyoruz, ama onlar illa da zengin kesimden olmayabiliyorlar; giyim kuşamlarından akademisyen, sanatçı veya orta kesimden olduklarını çıkarabiliyorsunuz. gençler ise salonda daha homojen dağılmış olarak oturuyorlar. fransa ve almanya’da ayrıca her bilet kategorisinde belli yaş altındakiler/üstündekiler, işsizler ve ekonomik yardım alanlar için de seçenekler var; yani genç, işsiz veya yardıma muhtaçsanız illa da arkadaki ucuz koltuklarda oturmak zorunda değilsiniz.
    istanbul’da ortama şimdilerde iyice hakim olmaya başlayan ve sanırım önümüzdeki bir kaç yıl içinde aynı abd’deki mantıkla bütünüyle ortamı devralacak olan özel teşebbüsler (uniqhall, zorlu psm, iksv ve belli bir mekana sahip olmayıp yurtdışından sanatçı getiren şirketler) bir yana, ödenekli gösteri kurumlarının (devlet, şehir ve belediye tiyatroları, opera ve bale) bilet fiyatları hala çok uygun; örneğin bir operanın en pahalı bileti uniqhall veya zorlu’daki bir gösterinin en ucuz biletinden daha ucuz. tiyatroları mukayese etmiyorum bile. ne yazık ki ödenekli kurumlardaki gösterilerin nitelikleri genel olarak çok iyi değil.
    son olarak şunu da belirtiyim; aynı yabancı tiyatro topluluğunu devletin düzenlediği bir festival getirdiğindeki bilet fiyatıyla, örneğin iksv’nin düzenlediği bir festivaldeki bilet fiyatı arasında uçurumlar var. bunun çok bariz bir örneği de var: berliner ensemble antalya tiyatro festivali’ne geldiğinde biletlerin 10/20tl olasıyla, iksv tarafından zorlu’ya getirildiğindeki 30-300tl’lik fark gibi mesela. antalya’daki salonun sanırım 150-200 kişi olmasıyla zorlu’nun büyük salonunun 2000 kişilik olmasını hesaba katmayı ise hiç istemiyorum, çünkü o zaman kötü kokular almaya başlayabilirim 🙂
    sevgiler..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s