İki tane çakmak üzerine

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 24 Nisan 2013

Birkaç gün önce metroda yanımda oturan otuzlarında bir adamla sohbete koyulduk. Tunus’tan göçmüş, arada bir de gidiyormuş. Ben de çok zaman önce Türkiye’den geldiğimi, birkaç ayda bir gittiğimi anlattım. Biz adamla laflarken tren bir istasyonda durdu, kapılar açılınca New York’ta hava soğuduğunda yerin altına inen, genellikle aklî dengesi bozuk evsizlerden biri (“bum” olarak anılırlar) gelip kapıyı tuttu ve vagondakilere bağıra çağıra epeyce bir saydırdı, sonra dönüp gitti.

Tunuslu “sen bu kadar zamandır burada oturuyorsun, bu bum’ların kimseye saldırdığını, dokunduğunu gördün mü hiç?” diye sordu. “Hiç görmedim” dedim. “Burada hiç yumruk yumruğa kavga gördün mü?” dedi, “bir kez gördüm, bir kapıcı bir taksi şoförüne yumruk attı, şoför Hintliydi, kapıcı nereliydi bilmiyorum” dedim. “Ben Tunus’a gittiğimde neredeyse her gün birilerinin birilerine tekme tokat giriştiğini görüyorum” dedi, “ben de Türkiye’ye gittiğimde onu görüyorum, ya bir yerde bir kavga çıkıyor ya da çıkmak üzere oluyor” dedim. “Sence niye böyle bir fark var? Burada akıl hastası biri bile öfkelendiği insanlara dokunmuyor” diye sordu.

Amerikan toplumunda dokunmanın büyük bir tabu olduğu bilinir — ve özellikle Ortadoğulular ve Latinler bunu “ruhsuzluk” sayarlar. Sarılmak, omuza el atmak, kola girmek, makas almak gibi pozitif dokunmalar beden dilinde yerleşmemiş. Ancak, bunun gibi, vurmak da yok: kafası bozulan birinin ötekine her an silleyi basıvereceği pek akla gelmiyor. Bu, doğal olarak, dile de yansıyor: “döverim ha,” “gelirim yanına,” “iki tane çaktı,” “bi kafa” gibi ifadelere hiç rastlanmıyor. Öyle ki, uzunca bir aradan sonra Türkiye’ye gidip de ailenizdeki çocukların birbirine “patlatırım ha” dediğini duyunca ya da televizyonda birbirinin üzerine yürüyen milletvekillerini görünce “doğru yahu, bir de böyle bir şey vardı, unutmuşum” diyebiliyorsunuz.

Bu dokunma tabusu ABD’de yasalara da yerleşmiş. Bir fiziksel kavgada ilk kim dokunduysa kanun karşısında dezavantajlı duruma düşüyor. Maçlarda, filmlerde falan görüp yadırgayabilirsiniz: insanlar yüzlerini burunları arasında bir santim kalacak kadar yaklaştırıp tükürükler uçuşturarak, avaz avaz bağırırlar birbirlerine ama dokunmazlar. Amaç, karşıdakini ilk dokunan durumuna düşürmek için provoke etmektir: “erkeksen dokun, bak n’oluyor” gibi.beyzbol tartisma

Bir New York Numarası

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 14 Nisan 2013

Malum, ABD’lilerin kundura ebadından hava ısısına varıncaya kadar kullandığı derecelendirmelerin hepsi kendilerine özgü. Buraya yerleşen insan bir süre sonra ister istemez santimetreyi unutup inçle, kiloyu unutup poundla düşünmeye başlıyor. Ancak, memleketteki anneniz her telefon ettiğinizde “orada hava kaç derece?” diye soruyorsa, kafadan hesaplanması çok zor fahrenhayt-santigrat çevrimi biraz sorun oluyor. Tamam, şimdilerde cepten falan bakıp söyleme olanağı var ama ben yine de değme New Yorklunun bile bilmediği bir numarayı anlatayım, en azından New York’ta oturanlar ve yakında Türkiye’den akın etmeye başlayacak turistler eşe dosta hava atmakta kullanabilsinler.

Manhattan’ın en çok kullanılan 6 numaralı metro hattının duraklarını burada bir süre oturmuş herkes ezbere bilir. Bunlardan 33. Sokak durağını fahrenhayt diye düşünün, karşılığı kabaca sıfır santigrat oluyor. Ardından gelen birinci durak 42’dir (5 santigrat karşılığı), ikinci durak 51 (10 santigrat), üçüncü durak 59 (15 santigrat). Yani, durağın sıra numarasını beşle çarparak donma derecesinden cehennem sıcağına kadar yol alabilirsiniz: 68-77-86-96-103-116. Bundan yüz yıl önce metro duraklarını belirlerken turistlere kolaylık olsun, ellerinde dolaştırdıkları haritalarını hava sıcaklığını santigrada çevirmekte de kullanabilsinler dediklerini sanmıyorum ama, işte, isterlerse kullanabilirler.

Sadet

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 12 Nisan 2013

Birkaç haftadır Hıdır’a benden istediği biçimde kısa New York ve Amerika yazıları gönderiyorum, o da köşesinde yayımlıyor. Şimdi, izin verirse, bir seferliğine konu değiştireceğim ve şu “Türk-Kürt savaşı tamam mı, devam mı?” konusunda, genellikle “aykırı” bulunan türden sanat işleriyle uğraşan biri olarak bir şeyler önereceğim.

Bu diyeceklerimi, başta halkı barışa ikna etmek için dolaşmaya çıkacak Âkiller olmak üzere, her aklı yatan icra edebilir (fikrin benden çıktığını söylemelerine de gerek yok):

Ortalık bir yere bir mikrofon koysunlar ve içlerinden biri başlasın birer birer saymaya, o yorulunca bir diğeri devralsın. 40.000’e kadar. Her üç saniyede bir sayı seslendirseler (ki, “yirmi dokuz bin dokuz yüz seksen iki” gibi bir sayıyı sığdırmak zor), yani, hiç aksatmadan dakikada yirmi sayı hızında sayabilseler, işlem 33 saatten fazla sürecektir. Bir sabah saat 9:00’da başlasalar, ertesi gün akşam 18:00’de ancak bitirebilecekler. Görsel-işitsel efektlerle falan işi sulandırmasınlar; yalnızca söylenen her sayının otuz yıldır süren savaşta, büyük çoğunluğu gencecik yaşında ölüp gitmiş bir insana karşılık geldiğini bildirsinler, yeter.

Ya da her cesede karşılık bir adım atarak, hiç durmadan, 40.000 adımlık bir yürüyüş yapsınlar. Ortalama bir adımın 78 santimetre olduğu söyleniyor: yaklaşık 32 kilometre yol eder. 15-20 kilometreden sonra yürüyenlerin hali canlı yayında gösterilebilir: “bir ceset daha, bir ceset daha…”

Ya da 40.000 sayıyı her sayfaya 50 satır gelecek biçimde alt alta sıralasınlar (sayı yerine çocukların adlarını yazsalar daha iyi olur ama bulabileceklerini sanmıyorum) ve kâğıtlara arkalı önlü bassınlar: 400 sayfalık kitap eder.

Soyut lâf kalabalığının en bariz, en basit gerçekliği görünmez kıldığı, “en az kırk bin” deyip geçildiği dönemlerde, bu türden yabancılaşma karşıtı “hatırlatmalar” son derece yararlı olabilir.

Yaşlılara “nasılsın?” diye sorunca…

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 10 Nisan 2013

Yaş ilerledikçe çevremde seksenlerini, doksanlarını süren akraba ve tanıdık sayısı da arttı ve, en azından kendi deneyimimde, şimdilere dek pek ayrımında olmadığım yeni bir Amerikalı-Türkiyeli farkı beliriverdi.

Her iki tarafın yaşlıları da (çoğunluğu kadın, doğal olarak) huysuzluk, inatçılık ve sevimlilikte birbiriyle yarışıyor, hepsinin bedeni de bezdirecek derecede aksıyor. Aradaki fark bunlara “nasılsın?” dediğinde çıkıyor ortaya. Amerika’daki genellikle “sağol, iyiyim, sen nasılsın?” diyor, üstelersen biraz bir şeyler anlatıyor (“sağ gözüm görmüyor,” “belim ağrıyor” gibi), fazla zorlarsan da seni tersliyor. Bunun bir nedeni bu kuşağın bireysel mahremiyete düşkünlüğü olabilir, başka bir nedeni de bu kültürde birinin karşısındakine bedensel dertlerini anlatmasının ayıp sayılması.

Buna karşılık, Türkiye’dekine “nasılsın?” sorusunu sorduğunda genellikle “gel otur, anlatayım” diyor ve bedensel arazlarından harika bir öykü oluşturuveriyor. En çok da bu öykülerini işkence ve afet metaforlarıyla bezemelerine hayran kalıyorum: “Sabah uyandım ki şu sol omzuma çivi çakıyorlar, kalkıp oturdum, o geçti, bu sefer belimin ortasına bir top ateş bastılar, kalçamdan aşağı şimşekler çakıyor, her nedense bu sağ dirseğim de içten içten oyuluyor, ayağa kalktım, bir dalga geldi, kayık bir o yana, bir bu yana…” Yok mu bir karşılaştırmalı kültür antropologu şu konuya el atacak? Harika bir doktora tezi çıkmaz mı bundan?

Allah rızası için bir kahve parası

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 31 Mart 2013

Yaşı tutmayanlar olur da büyüklerden biraz ilginç anı dinlemek isterlerse, “1979 Türkiye’de nasıl bir yıldı?” diye sorabilirler. Tek cümleyle, 1979 Türkiye’de yokluk yılıydı. Benzinden ispirtoya, kâğıttan sigaraya varıncaya kadar her şey belki ve ancak karaborsada bulunabiliyordu. Bu bulunamazların en bir bulunamazı da kahveydi diye hatırlıyorum. Öyle ki, döviz yokluğundan kahve lüks tüketim sayılmış, ithalatı bu krizden epeyce bir süre önce durdurulmuştu.

Ben New York’a bu hengâmenin sonlarında vardım ve ilk dolaşmaya çıkışımda şu olayla karşılaştım: Hani Türkiye’de dilenciler “Allah rızası için bir ekmek parası” diye dilenirler ya? Burada dilenciler “God rızası için bir kahve parası” diye dileniyorlardı. Hiçbir anlam verememiştim: O kadar şey dururken niye böyle karın doyurmaz bir lüks tüketim maddesi için dileniyorlardı? Burada da mı kahve kıtlığı vardı? Tanıştıklarıma sordum bunun hikmetini, en sıradan ve ucuz tüketim kalemi olduğu için öyle yerleşmiş dediler, “çok bir şey istemiyorum, yalnızca bir kahve parası” gibi!

ny coffeeBir kap kahve 40-50 cent civarındaydı, genellikle bakkallardan veya donut dükkânlarından alınırdı ve “Cafer’in aptes suyu” derecesinde kötü olurdu. Yani, ucuz kahveyi fazlaca kavurup üstün kalite diye satan Starbucks’ın 1980’lerin sonlarından başlayarak her yana yayılıvermesinin ardında böyle bir neden de var. Ve ucuz bakkal kahvelerinin gözden düşmesi, Starbucks gibi yerlerin de kahve fiyatlarını zıplatmasıyla birlikte dilenme jargonu da değişti, artık “karnım aç, para verin” diyorlar, New York’ta yıllardır kahve parası diye dilenene rastlamadım.

“Demek o da…”

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 27 Mart 2013

Hazreti İsa’nın yeniden hayata dönüp göğe çekildiği pazar gününden (Paskalya) önceki cuma gününde (Good Friday) çarmıhta öldüğüne, kırk gün öncesinde de kendini kırk günlüğüne çölde tek başına dua ve tövbeye adamış olduğuna inanılır. Bu kırk günlük kendini arıtma dönemi (Lent) bir çarşamba günü başlar, adına da İngilizce’de Ash Wednesday (Kül Çarşambası) denir. Bu yıl Paskalya 31 Mart’ta kutlanacak, Ash Wednesday de 13 Şubat idi.


Ash Wednesday inananlar için Paskalya’ya kadar süren bir günahlarına pişmanlık, ölümlülüğünü hatırlama ve perhiz döneminin başlangıcı niteliğinde. Yapılan da genelde daha sık dua etmek, hayır işi yapmak ve cuma günleri et yememekten oluşuyor. Bir de bu kişiler Ash Wednesday sabahı kiliseye gidiyorlar ve törenden sonra papaz parmağını küle batırıp alınlarına bir haç çiziyor. Sonra da alınlarındaki bu işaretle işleri güçleri her neyse onu yapmaya gidiyorlar, gün boyunca da silmiyorlar.

ash


Ash Wednesday kimin dindar olup kimin olmadığının dış görünümle ilan olunduğu tek gün olması açısından bana çok ilginç geliyor. Hıristiyanlarda giysi, takı, saç ve sakal biçimi gibi dindarlık göstergeleri olmadığı için, başka bir din ortamında yetişmiş olanlar bu gün sürpriz üstüne sürpriz yaşayabiliyor. Söz gelimi, çok büyük bir şirketin tepelerindeki biriyle iş görüşmesine gidiyorsunuz, karşınıza alnında kocaman bir kül iziyle, son derece şık ve ciddi bir hanım oturuyor. Yolda yürüyen mini etekli kızın, birine ceza kesmekte olan polisin, lokantadaki garsonun, çocuğunuzun öğretmeninin, içki dükkânındaki tezgâhtarın, televizyondaki spikerin, doktorunuzun alnının ortasında bu işareti görünce ister istemez aklınıza “aa, demek o da…” gelmemesi olanaksız. Ama onun ardından da “neden olmasın?” geliyor ve buna zihninizin boş yere dilim dilim kalıplara ayrılmış olduğu dışında verilebilecek mantıklı bir yanıt olmuyor.

New York’un Damarı

New York’a ilk gelişimde iki yıl kaldım, sonra askerlik yapmaya yaklaşık iki yıllığına Türkiye’ye döndüm. Türkiye’de kalıp bir üniversitede öğretim görevlisi olmak ya da reklam sektörüne girmek gibi olanaklar vardı ama ben hep yapmak istemiş olduğum bir şeyi yapabilmek, küçük bir modern tiyatro topluluğunda “kumpanya” hayatı yaşamak için New York’a geri geldim. Kendi kararımla, özgürce seçip girdiğim koşulların zorluklarına severek olmasa da yakınmadan katlanabilen biriyim. Sanatla profesyonelce uğraşmanın en büyük derdi her zaman para sıkıntısı çekmektir, ben de bu kaçınılmaz yan etkiye ister istemez katlandım (on yıl). Ama, özellikle New York gibi yerlerde, parasızlığın zararı kadar yararı da olabiliyor, birçok şeyi ancak parasızken görüp tanıma olanağınız olabiliyor. Kaldı ki, New York’un alternatif sanat dünyasında son derece pragmatik bir inanış vardır: yeni ve ilginç şeyler varlıktan değil, yokluktan türer. ”Her işte bir hayır vardır” demezler ama her işten bir hayır çıkarabilme dürtüsü son derece güçlüdür (o nedenle de sanatlardaki gelişmenin motoru bunlardır).

yatak

Yatak katı ve çalışma odası

New York’a ikinci kez varışımda kiralamaya paramın yeteceği bir yer bulmakta epeyce zorlandım, birkaç ay tiyatro stüdyosunda uyku tulumunda, tanıdıkların kanepelerinde falan yattım. Sonra yaşlı bir heykeltraş tanıdık, “Izzy,” “benim evin çatı katında bir oda boşaldı, istersen gel, kirası iki yüz elli dolar ama söyleyeyim, çok küçüktür” dedi. Çok küçükten kastı 13 feet’e 8 feet, yani 4 metreye 2,5 metre bir hücre idi. Tavan epeyce yüksek olduğundan yatak için enlemesine, beş basamaklı bir merdivenle çıkılan bir platform yapılmıştı. 1,75 boyumla sığabiliyordum ama yataktayken gerinme olanağım yoktu. Onun dışında, kafanı dışarı uzattığında Hudson nehrinden küçük bir parça görebildiğin bir pencere, küçük bir buzdolabı, onun üstünde iki gözlü bir elektrik ocağı ve bir de lavabo vardı. Kendi kapı numarası, elektrik sayacı olan, telefon bağlatabildiğin yasal bir apartman dairesiydi bu.

calisma

Arkada çalışma masası, önde oturma odasındaki televizyon

Bir akşamüstü bir şilte ve iki bavul eşyamla taşındım. Şilteyi kaldırıp platformun üstüne attığım anda dört bir yandan o kadar çok mutfak böceği fışkırdı ki, kendimi dışarı attım. Aşağı inip Izzy’nin binayı çekip çeviren ressam karısı Betty’ye durumu anlatınca “tabii” dedi, “senden önce orada bir adam, bir kadın ve orta boy bir köpek tam iki yıl oturdu, feci pis insanlardı.” Geceyi geçirmek üzere yine bir tanıdığın kanepesine yollanırken “işte şimdi New York’a damardan giriyorum” diye düşündüğümü anımsıyorum.

Ertesi gün gidip bir şişe böcek ilacını sonuna kadar dört bir yana sıkıp yine çıktım. Ondan sonraki gün de odayı milim milim temizleyip badana yaptım ve yerleştim. Benden önceki kiracılar daha güzel görünsün diye mutfak tarafındaki duvarın sıvasını söküp kırmızı tuğlaları açığa çıkarmışlar, böylece böcekler için mükemmel bir toplu konut ortamı yaratmışlardı.

Betty’nin verdiği ensiz bir masa, bir iskemle, küçük bir sehpa, tabure gibi eşyalarla odamı döşedim. Üç uzun adımda odanın bir ucundan öteki ucuna gidebiliyordum: mutfak, oturma odası, çalışma odası. Yakınlarda oturan bir kız arkadaşımı “gel bak, çok matrak” diye çağırdım, odaya girer girmez “ne hallere düştün” diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Başka bir arkadaşımı çağırdım, oturup hiç ses çıkarmadan bir sigara içti, sonra “tamam, eğlenceli bir deneyim olabilir senin için bu, ama iki aya çıkmazsan kafayı yersin” dedi.

mutfak

Mutfak, elbise dolabı ve cümle kapısı

Ama ben halimden memnundum. Bunun birinci nedeni otuz dört yaşımda, hayatımda ilk kez kendime ait bir mekanım olmuş olmasıydı. 4 x 2,5 metre de olsa burası yalnızca ve yalnızca bana ait olan evimdi. Ev yaşantımdaki hiçbir şeyi hiç kimseyle paylaşmam gerekmiyordu — tuvalet dışında. İşin en tatsız tarafı oydu.

Kattaki banyo-tuvaleti iki kat arkadaşımla paylaşıyordum (tuvalete her oturmaya gidişimde elimde bir şişe lizol ve kağıt havlu rulosu taşıyarak). Benim apartman dairemin iki yanında benimkinden de küçük iki daire vardı. Sağ taraftakinde Leo oturuyordu, öteki adamın adını hatırlamıyorum. Leo kapkara uzun saçıyla sakalı birbirine karışmış, son derece kıllı ve kokan bir adamdı. Kıllı ve kokulu olduğunu biliyorum çünkü hava sıcak olunca penceresini ve kapısını açıp donla yatağına serilme huyu vardı. Ev sahibesi Betty getir götür işi olduğunda Leo’yu çağırıyordu, o da karşılığında herhalde elli dolar falan kira ödeyerek kalıyordu orada.

Leo’nun en ilginç yanı odasında üç, belki de dört televizyon bulundurmasıydı. Televizyonların hepsi küçükçe boy ve siyah-beyazdı ve birini yatağa sırtüstü yattığında yüzünden üç-beş karış ötede duracak biçimde tavandan asmıştı, bir diğeri (herhalde yatakta oturunca karşısına gelsin diye) yanındaki bir sehpada, biri de buzdolabının üstünde duruyordu ve her zaman hepsi birden açık oluyordu. Tuvalete her gidişimde Leo’nun odasından duyduğum televizyon seslerinden genellikle bütün televizyonlarında aynı programı izlediği sonucunu çıkarmıştım.

Leo her pazartesi öğlene doğru bir tekerlekli alışveriş arabasını yüklenip evden çıkıyor ve birkaç torba yiyecekle dönüyordu, onun dışında da odasında oturup televizyon izliyordu. Bir seferinde “bakıyorum da yalnız pazartesileri alışveriş yapıyorsun, bir yerde ucuzluk mu oluyor?” diye sormuştum, “televizyon dergisi pazartesi çıkıyor” demişti. Kendini disiplinli bir biçimde televizyon izlemeye adamış gibiydi.

Izzy dizlerinden sorunluydu: Dizlerini değiştirmek yerine dondurmuşlardı, yani bacakları bükülmüyordu, ama küçük, seri adımlarla yolda da yürüyebiliyordu, ağzından hiç düşmeyen piposuyla iş günlerinde metroya binip atölyesine de gidip geliyordu, yan yan merdiven de çıkabiliyordu; yalnızca yattığı zaman birisi yardım etmezse ayağa kalkamıyordu. Dört katlı binanın birinci katında Izzy ve Betty oturuyordu, diğer katlar kiradaydı. Bütün kiracılara Izzy’nin bağırdığını duyarlarsa daireye girip ayağa kaldırmaları ya da yere düşürdüğü bir şeyi alıp eline tutuşturmaları gerektiği söylenmişti. O nedenle de Betty kocası evdeyken kapıyı açık bırakıp her nerede idiyse oradaki atölyesine resim yapmaya ya da nereye isterse oraya gidiyordu, Izzy de sesini duyan olmadığı zaman saatlerce yattığı yerde kalabiliyordu.

Yetmişini aşkın Izzy’nin heykelleri de (çoğunlukla büstler), ondan on yıl kadar genç karısı Betty’nin resimleri de (çoğunlukla manzara) hiç de öyle birilerinin satın almak isteyeceği türden değildi. Benim kattaki banyo-tuvalet de dahil, binanın duvarları ve merdivenler Izzy ve Betty’nin sanat yapıtlarıyla kaplıydı. Nasıl olup da Manhattan’da bir bina satın alabilmiş olduklarını bilmiyorum ama kira geliriyle yaşadıkları açıktı. Ancak, her ikisi de hafta içinde hiç sektirmeden atölyelerine gidip saatlerce çalışıyor, akşam yorgun argın dönüyorlardı. O yaşlarda günü gelince anlaşılacakları, üne kavuşacakları gibi hayallerinin olduğunu hiç sanmıyorum.

Leo’yla diğer komşu birbirinden hiç hoşlanmıyordu. Leo ötekinin lavaboyu ve küveti tıkayacak kadar ağdalı, yağlı bir traş köpüğü kullanmasından şikayetçiydi. Kattaki en geniş dairede oturup en yüksek kirayı ödeyen kişi olarak bu konuda Betty’yle benim konuşmamın daha etkili olacağını söylüyordu.

Bir süre sonra Leo’nun konuyu pek abartmadığını gördüm: gerçekten de her tarafa sıvanan, tuhaf bir köpük kullanıyordu adam. İnce uzun, sarışın, renkli gözlü, her zaman sinek kaydı traşlı biriydi. Her sabah saat dokuz oldu mu daktilosuna oturuyor ve yarım saat kadar çat çat yazıyor, onun ardından da yine bir yarım saat kadar yüksek sesle, tirad atar gibi uzata uzata bir şeyler okuyor, ondan sonra aşağı iniyor, bisikletine binip bir yere gidiyor, akşamüstü de dönüyordu. Bir seferinde “sen yazarsın galiba, daktilo seslerini duyuyorum” demiştim, “evet, yazarım, sen ne iş yaparsın?” demişti, ben de “tiyatroda dramaturji, müzik falan” deyince “ah, sonunda katta bir sanatçı daha” deyip Leo’yu çekiştirmeye başlamıştı. O da Leo gibi bir yığın aksaklığın giderilmesi için benim Betty’ye baskı yapmamı istiyordu. Örneğin, koridordaki ampullerden biri iki yıldır yanmıyordu, kadın beş yıl önce koridordaki halıyı değiştireceğim demişti ama o günden beri bir kez olsun bizim kata çıkmamıştı. Böyle yıllarla konuşunca sormuştum ne zamandır orada oturduğunu, “on dört yıl” demişti, “Leo da on bir.”

Yazar komşumun en tuhaf tarafı tertemiz traşlı yüzünden, özenle taranmış saçlarından ve ürkütücü derecedeki kibarlığından hiç beklenmeyecek kadar yıpranmış, delik deşik giysiler giymesiydi. Bir gün artık giymediğimi farkettiğim birkaç kazağımı ona vereyim dedim. Gidip kapısını çaldım, “kim o?” dedi, “bitişik komşu” dedim, açtı. Adam tepeden tırnağa çırılçıplaktı, elinde bir bezle apış arasını kapatıyordu yalnızca. “Ben bu kazakları hiç giymiyorum, sen ister misin diye sorayım dedim” deyince, “sağol ama benim giysiye hiç ihtiyacım yok, başka birine ver de boşa gitmesin, gördüğün gibi ben evdeyken bir şey giymiyorum, işte de giymiyorum, bir tek yol için de değmez” dedi ve kapıyı kibarca kapattı. Hiçbir şey anlamadım. Betty’ye uğradım, ne demek bu diye sormaya: “Ha” dedi, “o resim okulunda çıplak modellik yapar. Ben bir zamanlar resim dersi alırken tanıştım, odayı kiraladı, şimdi bir türlü çıkmıyor.” Traş köpüğünden söz ettim, “hala mı onu kullanıyor o salak herif, ben ona daha geçen yıl söylemiştim şunu kullanma diye” dedi. Sonra adamın işi icabı sürekli bedenindeki kılları traş etmesi gerektiğini, her nedense o tuhaf köpükten bir türlü vazgeçemediğini anlattı.

O dairede yedi buçuk ay oturdum, ondan sonra tiyatronun üst katındaki, eni biraz kısa düşse de boyu tenis sahası uzunluğundaki loft boşaldı, oraya taşındım. Bir süre sonra Izzy’ye sordum yeni kiracı bulabildiniz mi diye, “o kadar güzel temizleyip adam etmişsin ki odayı, Betty üç günde aylığı dört yüz dolardan verdi birine” dedi.

Yirmi Yıldır Düşük Pantolon

Taraf“Pop-Up” köşesi, 24 Mart 2013

Zamanında doktora tezimi yazarken sigara tüketimimi üç misline çıkarıp saçımı yolmak gibi de tuhaf bir tik geliştirince, babam elime otuzüçlük bir tespih tutuşturmuştu. Aylarca oynadım bununla. Bir gün üniversite kantininde elimde tespihim oturmuş çay içerken o yıllarda kantinleri mesken tutan siyasilerden birkaçı yanıma gelip “abi, senin girmiş çıkmışlığın olduğunu bilmiyorduk” demişlerdi. Meğerse farkında olmadan hapishane usulü çeviriyormuşum tespihi.

pants2

Şimdi, bu bağlantının ABD’deki karşılıklarından biri şu: Pantolonunu külotlu poposunun bitip bacaklarının başladığı düzeye kadar düşürmüş 15-20 yaşlarında Afrika kökenli bir Amerikalı erkek biraz paytakça yürüyerek geliyor ve diğerleri saygıyla “abi, sen de girmiş çıkmışsın demek ki” diyorlar. Şu sıralarda demiyor olsalar bile, bu modanın başladığı zamanlarda diyorlarmış. Tespih bağlantısı kadar net olmasa da bunun da bir mantığı var: Hapishanede kemer, kundura bağı gibi nesnelere izin yok, o nedenle pantolonlar düşük, ayakkabılar bağsız dolaşılırmış. Modanın bundan çıktığında herkes hemfikir ama “düşüklük” derecesinin epeyce abartıldığı da belli, çünkü bu “sagging” pantolonun kemersiz giyilmesi olanaksız.

Pantolondan önce bağları çıkarılmış spor ayakkabısı modası vardı, o geldi geçti, ama düşük pantolon herhalde tarihe en uzun sürmüş, en tuhaf moda olarak geçecek: yirmi yıl olmuş başlayalı. Biz zamanında rockculara özenip saçımızı uzatıp dar blucinler giydiğimizde babamın kuşağı “yani bu gâvurlar kıçlarını açsalar siz de açacaksınız” diye dalga geçerlerdi. Bir bakıma bu dedikleri oldu: rockcuların yerini rapciler aldı, popolarını açtılar ve moda, kaynaklarından bütünüyle soyutlanarak, dünyaya yayılıverdi. Şimdilerde ABD’de beyaz gençler pantolonu yavaş yavaş yukarı çekmeye başlıyorlar ama siyahlar arasında aynı tempoda devam ediyor. “Başkaldırı simgesi” gibi kılıflardan konuşuluyor ama bence bu moda tarihe bir de mahalle ve akran baskısının muhteşem gücüyle en anormalin bile bir noktada normalleşebileceğinin bir kanıtı olarak geçecek. Şu anda belirli çevrelerde süregitmesinin tek nedeni, o çevrelerde herkesin öyle giyiniyor olması. Bir çocuk bir söyleşide “pantolonumu belime çeksem, kendimi çıplakmış gibi hissederim” diyordu.

Lokantalara Not Sistemi (2)

Taraf“Pop-Up” köşesi, 17 Mart 2013

Geçen hafta Hıdır’ın yayımladığı, New York’taki lokantalara not verilmesi konusunda yazdıklarım biraz ses getirdi, aynı sistemin İstanbul’da da uygulanabilirliği konusunda mesajlar dolaştı. Bu ilgi karşısında konuyu yarım yamalak bırakmayayım dedim ve araştırmacı gazetecilik yapıp tanıdık birkaç lokantacıyla görüştüm.

Geçen haftaki yazıyı okumayanlar için özet: New York’ta üç yıldır lokantalara denetçiler tarafından sağlık/temizlik kurallarına uygunluklarına göre A, B ya da C notu veriliyor ve bu not lokantanın camına asılıyor. Halk A almamış lokantaya gitmiyor, o nedenle lokantacılar üzerinde büyük bir baskı oluşuyor. Hangi lokantanın ne zaman denetlendiği ve ne sorunlar görüldüğü belediyenin internet sitesinde açıkça yazıyor ama bunun denetçiler ve lokantacılar arasında ciddi filmler çevrilmesini önlemek için yeterli olmayacağı da insanın aklına takılıyor.

Konuştuklarım arasında en verimli kişi Mısırlı Kıpti arkadaşım sandviççi Ferit oldu, çünkü küçük bir el hareketi benim neden söz ettiğimi anlaması için yetti.

Birincisi, Ferit’in herkese çok selamı var.

İkincisi, Ferit A notu almamak için ya zekâca özürlü ya da anormal derecede pis biri olmak gerektiği görüşünde: Ciddi bir kural ihlali (fare, böcek belirtisi, buzdolabının çalışmaması gibi) en çok 7 kötü puan alıyor. Notun A’dan B’ye düşmesi için puanın 14’ü, C’ye düşmesi için de 24’ü aşması gerek. Yani, geniş bir tolerans payı var. (Bundan rahatsız olan aşırı titizlere belediye “o zaman lokantaya girmeden önce cebinden internet sitemize gir, o yerde 2010 yılından beri ne aksaklıklar görülmüş olduğunu madde madde oku, kararını öyle ver” diyor.)

Üçüncüsü, puan 14’ün altında olduğu sürece okeysin ama 14’ü aşıp da B sınıfına düşecek olursan, seni oraya düşüren her ihlal için ciddi miktarlarda para cezası kesiyorlar. Yani, müşteri baskısının üstüne bir de bu baskı var.

Dördüncüsü, denetçi “cebime birkaç yüzlük sıkıştır da şu notunu düşürmeyeyim” diyecek olursa Ferit kesinlikle yapmam diyor, çünkü adamın seni sınıyor olma ya da sivil polis olma ihtimali yüksek (kelepçe ve kodes durumları). Herkesin aklında bu kurt dolaştığı için belediye böyle numaraları oldukça sık yapıyormuş.

Beşincisi, lokantacı denetçiyi şikâyet edebiliyor ve yetkililer ciddiye alıp dinliyor ve gereği neyse yapıyor.

Altıncısı da bir denetçi aynı lokantayı iki kez denetleyemiyor.

Yani, Ferit sistemden memnun, gıda zehirlenmesi gibi sorunların belediyenin rapor ettiği biçimde yarı yarıya çözülmüş olduğuna inanıyor.

New York modeli özetle budur. Daha fazlasını merak edenler nyc.gov/html/doh adresinde bakınabilirler.

Lokantalara Not Sistemi (1)

Taraf“Pop-Up” köşesi, 10 Mart 2013

Eskiden beri New York’a ilk kez gelen birinin dolaşmaya çıktığında ilk dikkatini çeken şeylerden biri adım başı bir lokanta, kafe ya da bara rastlamasıdır (yirmi dört bin gibi bir sayı söylenir). Son iki yıldır bir de bu lokantaların camlarına yapıştırılmış sayfa büyüklüğündeki harfler dikkat çekiyor. Bu ilginç, hatta ilham kaynağı olabilecek bir konu olduğu için Hıdır’ın köşesine yakışacağını düşündüm:

Yediğimize içtiğimize karışmayı asli görevi kabul etmiş belediye başkanımız Michael Bloomberg’in sağlık şubesinin akıl ettiği bir uygulama bu. Eskiden beri beklenmedik zamanlarda lokantalara girip denetleyen görevliler olurdu ama bunun düzenli biçimde ve dürüstçe yapılmadığından, lokantaların yetkilileri takmadığından yakınılırdı. Şimdi bu denetçiler değerlendirme sonucunu bir harf olarak cama yapıştırmak zorundalar.

not

Bir lokantanın A alması “çiçek gibi” olmasa da genelde kurallara uygun, temiz bir yer olduğunu gösteriyor. B notu “çok ciddi bir sorun yok ama A almışlar varken burada yemenin ne âlemi var?” gibi yorumlanabilir. C ise “isterseniz yiyin, sonunda ölüm yok” anlamına geliyor. C bile alamayacak yer de zaten anında kapatılıyor. B ve C alanlara bir de “Derecelendirme Sürüyor” kartı veriliyor: durumunu hemen A yapmak isteyen o kartı asıp tadilata ve temizliğe başlıyor, “benim müşterim sağlamdır, uğraşamam” diyen de her ne not almışsa onu asıyor. Ve millet notu A olmayan lokantaya pek yanaşmıyor, bu muazzam baskı nedeniyle de notunu A yapmış lokanta sayısı yüzde sekseni aşmış.

Bu uygulamanın denetçiler için güzel bir el altından ek gelir kaynağı yaratacağı akla gelebilir. Bunun en önemli önlemi: internet üzerinden şeffaflık. İsteyen sağlık dairesinin sitesine giriyor, merak ettiği lokantanın adını yazıyor, karşısına o lokantanın hangi tarihlerde denetlendiği ve her seferinde bulunmuş aksaklıkların listesi çıkıyor. Bu bulgulara lokantacının kendisi de itiraz edip hemen duruşma talep edebiliyor, bir müşteri de “siz bunlara A vermişsiniz ama aşçının önlüğünü gördünüz mü?” gibi serzenişler iletebiliyor. Ayaküstü belirli bir bölgedeki lokantaların notlarını ve bir lokantanın hâl ve gidişini görmek isteyenler için sağlık şubesi iPhone ve iPad için app’ler de sunuyor.

Grand Central, Bavul ve 100. Yıl

Taraf“Pop-Up” köşesi, 3 Mart 2013

İnsanoğlunun aklıyla fazlaca böbürlenmesi tepenizi attırdığında, bavulun altına tekerlek takmayı tekerleği icadından en az 5.500 yıl sonra akıl edebilmiş olduğunu hatırlatabilirsiniz.

Eminim dünyanın her yerinde 1970’ler ve öncesinde doğmuş her kişinin tekerleksiz bavul işkencesinden geçmişliği, sakatlanma ve fıtık tehlikesiyle tanışmışlığı vardır. Bavula tekerlek takma fikri ilk kez 1971’de, iki yıl önce vefat eden Bernard D. Sadow’un aklına gelmiş. Nasıl mı? Yerinden kalkmaz iki bavulla kan ter içinde havaalanına gelmiş, bakmış bir işçi tekerlekli büyük bir makineyi iterek götürüyor, bu bavulların altında da öyle tekerlekler olsaydı ne iyi olurdu diye düşünmüş. O kadar! 1972’de patentini almış, ömrü boyunca da tekerlekli bavul yapan şirketler patent hakkını tıkır tıkır ödemişler.

Tekerlekli bavul imalatı 70’lerin ilk yarısında başlamış ama hem milletin kabullenmesi hem de dört tekerleğin dördünün de uçak, otobüs bagajından parçalanmadan çıkacak sağlamlıkta yapılabilmesi 10-15 yıl çekmiş. Şu anda standartlaşmış olan, kulpu çekince uzayan, iki tekerlek üzerinde giden bavul/çanta patentinin tarihi: 1987. Onu da bir pilot akıl etmiş.

bavul

Bu konunun Hıdır’ın köşesinde işi ne? Şu: Bu yıl New York’un gözbebeği tren istasyonumuz Grand Central Terminal’in 100. doğum yılını kutluyoruz. İstasyonda bu yüz yılı özetleyen harika bir sergi açıldı, onu görmeye gittim, baktım ki bir yana eski bavullardan bir enstelasyon yapmışlar. Serginin geriye kalanında bu muazzam binayı ve tünelleri yapmak için kullanılan bin bir yöntem ve teknolojiyi okuyup izledikten sonra, bir yolcu için en vazgeçilmez sayılan bu nesnelerin ilkelliği daha da inanılmazlaşıyor. Tekerleksizlikleri bir yana, koskoca gövdelere takılmış küçücük kulplar sanki taşıyanın elini haşat etmek ve üç yolculuktan sonra kopmak üzere tasarlanmış. Yarı duygulanıp yarı hayıflanarak tren, otobüs garlarında, havaalanlarında nefes nefese bavul sürükleyen, kaldıran, indiren insanlar geçiverdi gözümün önünden.

New York’ta olanların ya da yolu bu taraflara düşeceklerin sergiyi kaçırmamalarını tavsiye ederim. 15 martta kapanıyor.

Super Bowl Sunday

Taraf“Pop-Up” köşesi, 6 Şubat 2013

3 şubat, pazar günü ABD vatandaşlarının hemen hepsinin bildiği, ABD’li olmayanların da hemen hiçbirinin bilmediği Super Bowl Sunday idi. Super Bowl, Amerikalının “futbol”, dünyanın geriye kalanınınsa “Amerikan futbolu” adını verdiği ve çok tuhaf bulduğu sporun şampiyonluk karşılaşması oluyor. Bu Super Bowl XLVII (böyle yazılıyor), New Orleans Mercedes-Benz Superdome arenasında Baltimore Ravens ile San Francisco 49ers arasında oynandı ve maçı 34-31 Baltimore kazandı.

Wild Card Game: Tennessee Titans v San Diego ChargersSuper Bowl Amerika’da yılın en çok yiyecek tüketilen ikinci günüdür (birincisi Şükran Günü) ve başı bira tüketimi çeker. Akşam saat altıdan sonra bu konulara meraksızların bol olduğu New York gibi yerlerde bile sokakta yürüyen erkeğe pek rastlanmaz. Super Bowl’un başka bir ünü de aile içi şiddetin en yoğunlaştığı günlerden biri olmasıdır (tv’ye odaklanmış erkeğin dikkatini dağıtan kadına bira şişesi fırlatması gibi). Benim bile yılda bir kez oturup Amerikan futbolu izlememe neden olan mahalle baskısı nedeniyle Super Bowl, ABD’de tv’nin en çok izlendiği gündür (bu yıl CBS 48.1 rating ile rekor kırmış). O nedenle de Super Bowl’a verilen reklamlar en az maçın kendisi kadar merakla izlenir: “hangi şirket, hangi ürününü tonla para dökerek tanıtacak acaba?” (Bu yıl maç sırasındaki reklamların otuz saniyesine ortalama 3,5 milyon doların üstünde para ödendiği söyleniyor).

Super Bowl’un başka bir özelliği de genellikle erkeklerin tuvalet molası verdiği devre arasında düzenlenen, hanımları ekrana baktırmaya yönelik şatafatlı, çatapatlı konserdir (Janet Jackson’ın sutyeninin arıza yaptığı konseri anımsarsınız). Bu yılki konser epeyce gerilimli oldu: Obama’nın yemin töreninde milli marşı playback üzerine söylediği için eleştirilen Beyoncé sahneye kendini kanıtlamak üzere çıktı (genel kanı başardığı yönünde). Konserde bir aksama olmadı ama ikinci devre başında hiç olmaması gereken bir şey oldu, stadın yarısının ışıkları söndü ve maça tam otuz üç dakika ara verildi. Bu skandalın nedeni henüz belli değil ama arena yetkilileri aceleyle suçun Beyoncé’nin yüksek voltajlı gösterisinde olmadığını belirttiler. Ancak, New Orleanslıları mahçup eden bu arızanın zarardan çok yararı olduğu anlaşılıyor: Işıklarının yarısı sönük Super Bowl arenasının görünümü rating’i 52.9’a fırlatıvermiş (tabii ki arıza reklam yayınında herhangi bir aksamaya neden olmadı).

Büyük bir stadyumda dikdörtgen bir çim sahada oynanması ve arada bir birinin gelip (zeplin biçimindeki) topa tekme atması dışında Amerikan futbolunun Amerikalının “soccer,” dünyanın geriye kalanının “futbol” dediği sporla ne kavramsal, ne de biçimsel bir benzerliği var. O nedenledir ki birinin meraklısı genellikle ötekini hiç umursamıyor. Ancak, Amerikan toplumunu anlamak isteyenlerin Amerikan futboluna biraz daha dikkat harcamalarının yararlı olacağına inanıyorum: bir topluma bu ölçüde “özgü” başka bir spor olamayabilir. Amerikan futbolunda ilk göze çarpan oyundaki şiddet ögesi oluyor: tuhaf kılıklı ve kasklı izbandutlar acımasızca birbirlerine saldırıp yere yıkmaya çalışıyorlar. Gerçekten de oyunun çekirdeğini şiddet oluşturuyor ama ilginç olan bu şiddeti sarmalayan ve “medenileştiren” akıl almaz bir organizasyon, inanılmaz derecede ayrıntılı işbölümü, teknoloji kullanımı, kalınca bir kitap oluşturacak kurallar ve bitmez tükenmez istatistiksel bilgi olması. Örneğin, saha kenarındaki antrenör yüksek bir yerde oturup karşı takımın taktiğini anlamaya çalışan yardımcılar ve diğer kişilerle bağlantı kurabilmek için mikrofonlu kulaklık kullanır. Bu aygıt maalesef artık kablosuz olmuş. Halbuki kabloluyken işi yalnızca bu kabloyu denetlemek olan bir görevli olurdu, antrenör öfkeyle sağa sola koşuştururken bu adamın kan ter içinde kablo oraya buraya dolanmasın diye kendini paralamasını izlemeyi çok severdim.

Bir Yoğunluk Anı

Bir zamanlar Londra’daydım. Doktora tezim için araştırma yapmaya gitmiştim. Konum tiyatro edebiyatı olduğu için cebimdeki üç kuruş parayla en ucuz otelde kalıp yarı aç gezmek pahasına şehirde ne tiyatro gösterisi varsa gidip görmeye çalışıyordum.

En “ağır” kurum National Theatre’ın büyük salonu Olivier sahnesinde bir onyedinci yüzyıl komedisi, Volpone, oynanıyordu ve başrolde Paul Scofield vardı. Yine aynı binadaki orta boy salonda (Lyttelton) Royal Shakespeare Company, Brecht’in Komün Günleri’ni oynuyordu. En küçük ve ucuz salonda da (Cottesloe) yeni bir yazarın yeni bir oyunu vardı, ne olduğunu hatırlamıyorum.

Her üç oyuna da en ucuzundan ne bilet bulabilirsem almak üzere National Theatre’ın şehrin ortasındaki satış yerine gittim. Olivier ve Lyttelton için verdikleri biletlerin üzerinde hangi bölümden olduğunun belirtildiğini (benimki en arka on beş sıradan, örneğin), ama koltuk numarası yazmadığını söylediler. Oyundan iki saat önce fuayede bir masa açılacakmış ve koltuk numarası oradan verilecekmiş. “Erken giden biletinin ait olduğu bölgedeki en iyi koltuğu kapar” dediler. “Buz gibi havada kalkmış gelmişim buraya kadar, paramı da veriyorum, niye şimdi beni tiyatroya iki saat erken gitmeye zorluyorsunuz?” dedim, “kusura bakma, adet böyle” dediler.

“Madem en arkalarda oturacağım, bari en arkanın önlerinde oturayım” deyip Olivier’deki oyunun başlamasına iki saat kala binaya girdim. Hava henüz kararmamıştı. Dedikleri gibi, bir kadın bir kenarda oturmuş koltuk numarası veriyordu. Numaramı aldıktan sonra soğuk havada, hem de Waterloo gibi tatsız bir bölgede çıkıp dolaşmaktansa fuayede oturup bekleyeyim dedim. Fuaye bana normalin çok üstünde ısıtılıyormuş gibi geliyor demeye kalmadı, dört bir yandan fahiş fiyatlarla meşrubat, çay, kahve, kadehlerde şampanya, kitap, yiyecek, vb. satan görevliler sökün ediverdi. Başka ne gibi bir nedeni olabilirdi bilmiyorum ama o anda beni oraya paramı yolmak için erkenden getirttikleri sonucuna vardım ve tepem attı, kalkıp binadan çıktım, ıssız sokaklarda yürümeye başladım. Bir yerde bir düzine kadar masası olan, ön tarafı bütünüyle cam, küçük bir kafeye rastladım, girip bir kahve aldım, bir masaya oturdum.

Kafede tezgahın arkasında bir adam duruyordu, bir de camın yanındaki bir masada, önünde bir fincan çayla orta yaşın üstünde, ufak tefek bir kadın oturuyordu. Başında eşarp, sırtında yıpranmış, koyu yeşil bir manto vardı. Kılığına biraz fazla kaçmış denebilecek kadar kırmızı ruj ve allık sürünmüştü. Kadın ben yerime oturunca bana küçük bir selam verdi, sonra dışarı bakıp çayını içmeye devam etti.

Az sonra yolun karşı tarafından bir bacağını sürüyen, bir kolunu bedenine yapıştırmış, yüzü biraz çarpık bir adam bizim tarafa geçti. Belli ki felç geçirmişti. Adam bizim kaldırıma çıktı ve birden camın ardında oturan kadını farketti ve olduğu yerde ağzı açık donup kaldı. Kadın tabii ki adamı görmezden gelmeye çalıştı, bana dönüp “çattık” der gibi kaş göz işareti yaptı. Adam camın öbür yanında, bir akvaryumda akıl almaz bir yaratık görmüş gibi durmuş bakıyordu kadına. Ben maskaralık yaptığını, birazdan çekip gideceğini düşünürken kafeye girdi, tezgahtakine sağlam eliyle duvarda yazılı içecek listesinden bir şeyi gösterdi ve gelip bir masaya oturdu. Bana kadını gösterip “görüyor musun?” ya da “inanabiliyor musun?” anlamına geldiğini düşündüğüm “a ra ro” gibi birtakım anlaşılmaz sesler çıkardı. Konuşamıyordu.

Sonra kadına dönüp çok kararlı, mantıklı bir tonda, tane tane bir şeyler anlatmaya başladı ama çıkardığı seslerde tanıdık tek bir kelimeye rastlanmıyordu. Adam arada bir duruyor, sanki “bu sefer becereceğim” der gibi derin bir nefes alıp tekrar başlıyor ama diliyle dudaklarını bir türlü denetleyemiyordu.

Bu türden sarkıntılıkların mutlu bir sonla bitmesinin olanaksızlığı taraflarca baştan bilinir, o nedenle de sarkan için en büyük tatmin, sarkma anının muzırlığı ve puştluğudur. Yani, sarkılan kadının “hadi gel öyleyse” deyip koluna girip gitmeyeceğini bilir. O nedenle de bir adamın tek başına sarkıntılık ettiğine pek rastlamayız, genellikle birbirini izleyen, birbirinin böğrünü dirsekleyip gülen iki, üç kişi olurlar. Bu adamın sarkıntılığında mizah değil, çaresizlik vardı. Ne dediği anlaşılmıyordu ama güzel bir şeyler söylemeye çalıştığı belliydi. Kadın da öfkelenmek yerine utanıp kızarıyor, arada bir parmağını kafasına götürüp adama “kafadan çatlaksın” işareti yapıyor, ne tarafa bakacağını bilemeden, yüzünde donuk bir gülümsemeyle yerinde oturmaya devam ediyordu.

Birkaç dakika sonra adam derdini anlatamayışına hayıflanmaya, arada bir önündeki masaya vurup “ne halt etsem?” gibisinden etrafa bakınmaya başladı ve birden bir köşede duran paralı plakçaları farketti, “hah” deyip yerinden kalktı, plakçalara gitti, eğilip kendi kendine söylenerek plak listesini incelemeye başladı. Kadın adamın arkasından bana “manyak bu” işaretleri yaparken bir “hah” daha yükseldi, adam cebinden para çıkarıp plakçalara attı ve geri gelip kadının karşısına dikildiğinde kafeyi Elvis Presley’in ılık sesi dolduruverdi: “Are you lonesome tonight? Do you miss me tonight? Are you sorry we drifted apart?” Ve adam kadının karşısında Elvis’in sözleriyle ağzını açıp kapatarak, başını sağa sola eğip gözlerini kaydırarak, işleyen koluna havada çemberler çizdirerek meramını anlatmaya başladı.

Tiyatroda “yoğunluk anı” denen bir şeyden söz edilir: ikiden çok sayıda duygunun aynı anda, eş düzeyde varolması diye tanımlanabilir. Beyin ak/kara gibi ikiliklerden daha fazlasıyla başetmekte zorlanıyor. Yoğunluk anlarında insan bir kaçış ya da savunma yöntemi olarak ağlıyor, kalkıp kaçıyor, çığlık atıyor, bazen bir şeyleri kırıyor, giysilerini parçalıyor. Kadın da gözlerinden yaşlar boşalaraktan yerinden fırlayıp kaçtı. Ben de afallamış bir halde kalkıp kapıya yöneldiğimde Elvis şarkısına, adam da kendini kaptırmış, Elvis’i konuşmaya devam ediyordu.

Sonra Volpone’yi izlemeye gittim ve koskoca adamların, kadınların kostümler giyinip, boyalar sürünüp yüzlerce yıl önce yazılmış bir metinden ezberledikleri repliklerle komiklik yapmalarına ve yüzlerce insanın da oturmuş bunları izliyor olmasına boş boş baktım. Ara olunca çıktım, otele döndüm.

Rey, Su ve Say

70’li yılların ortalarında İstanbul’da Balkanlar’dan gelen birkaç bestecinin halk müziklerini nasıl kullandıklarını anlatacakları bir açık oturuma gitmiştim. Büyükçe bir salonda, çoğunluğu müziği meslek edinmiş kişilerden oluşan kırk-elli izleyici oturmuş bekliyordu. Bir koltuğa yerleşir yerleşmez az ötemde Ruhi Su’nun oturduğunu farkettim. Fotoğraflarda gördüğümüz gibi, tepeden tırnağa siyah giyinmişti. Salondaki herkesin gözü üzerindeydi (12 Mart’ın üstünden çok bir zaman geçmemişti ne de olsa).

Birden bir kıpırdanma oldu, herkes ayağa fırladı, niye olduğunu anlayamadım ama ben de kalktım. Baktım, salondakiler sağa sola gülümseyerek selam verip öne doğru yürümekte olan, kunduraları cızırtılı yaşlı bir adamı izliyor, adam önlerine gelince hafiften eğilip selamlıyorlar. Yakınımdaki birine “kim bu?” işareti yaptım, kulağıma eğilip “Cemal Reşit yahu” dedi.

Cemal Reşit Rey gidip en öndeki sıranın ortalarında bir koltuğa oturdu. Az sonra Ruhi Su ağır ağır kalkıp Cemal Reşit’in yanına gitti. Salondaki herkes pür dikkat izliyor. Eğilip “hocam merhaba, Ruhi Su” dedi — elini öptü mü, sıktı mı hatırlamıyorum. “A a” dedi Cemal Reşit, “Ruhi! Bas Ruhi! Aman Ruhicim sen ne güzel bastın öyle, ne güzel bastın! Nerelerdesin? Neler yapıyorsun? Operayı bıraktın mı? Nerde söylüyorsun?”

Herhalde salondaki herkes de benim gibi ani bir ter baskınına uğradı o anda. Ruhi Su “ben artık saz çalıyorum hocam, halk müziği söylüyorum” dedi. “Ne çalıyorsun? Saz mı? Ne sazı?” “Bağlama hocam, halk müziği çalgısı.” Cemal Reşit hayretle baktı biraz Ruhi Su’nun yüzüne, sonra nezaketen bir şeyler daha söyleyip döndü önüne, Ruhi Su da, yüzünde donuk bir gülümseme, gidip yerine oturdu. Sonradan yanımdakilerden birinin “galiba parasızlıktan türkücülüğe başlamış zavallı diye düşünüp üzüldü” dediğini, bir başkasının da “ihanete uğramış gibi oldu” dediğini hatırlıyorum yarım yamalak.

Bugün yaşı ellinin altında olanlardan bu iki ismin kim olduğunu bilen herhalde çok azdır. Bu arkadaşlara şu kadarını söyleyeyim: O yıllarda Ruhi Su’nun ne iş yaptığını olsa olsa Cemal Reşit bilemezdi. Yani, (bir-iki öğrencisinden duyduğum) kendini bütünüyle müziğe (klasik Batı müziği), piyanosunun başında “eser vermeye” ve öğrenci yetiştirmeye adamış, bunun dışındaki her şeyi dikkat dağıtan başağrıları gibi gören birinden söz ediyorum. Cemal Reşit birçok benzeri gibi gerçeklikten kopuk, sınırlı ve sanal bir dünyada yaşıyordu.

Şimdi bazıları “sen kim oluyorsun da şu kadar eser vermiş, şu kadar ödül almış, ülkede çoksesli müziği aşılamak için bu kadar çırpınmış bu Türk büyüğü hakkında ileri geri konuşuyorsun?” diyebilir. Bunları diyebilecek kişiler arasında, eminim, Cemal Reşit’in orkestra yapıtlarından birini olsun oturup baştan sona dinlemiş olanların sayısı parmakla sayılacak kadar bile yoktur. Onuncu Yıl Marşı’nın bestecisi olduğunu bilen bile pek azdır.

Son yıllardaki Fazıl Say kaynaklı sanatsal hakaretleşmeler, ayrıntıları artık belleğimde iyice cılızlaşan bu anıyı getirdi aklıma.

İnsanlar İkiye Ayrılır

İnsanlar ikiye ayrılır: İsteğe Bağlı Doğanlar ve Atamayla Doğanlar. Adlarından da anlaşılabileceği gibi, İsteğe Bağlılar kendilerine danışılarak, arzu ettikleri yer ve zamanlarda doğmuş olanlar, Atamalılar da yaratanlar tarafından uygun görülen koşullarda hayata getirilen kişilerdir.

İsteğe Bağlı Doğanlar’ın üyeleri Atamalılar’a oranla temelden daha zeki, daha akıllı ve beceriklidirler. Bunların böyle olmaları nedeniyle yaratanlar kendilerine danışmadan bir şey yapmamaya özen gösterirler, çünkü bu kişiler iradeleri dışı yönlendirilmekten hoşlanmazlar; kendilerini istemedikleri, hoşlanmadıkları durumlarda buldukları zaman yüksek kapasiteleri nedeniyle ciddi sorunlar çıkarırlar. Başlangıçta, henüz öylesine ordan oraya dalgalanıp dolaşan birer ruhken kendilerine sorulur, “sizin doğum yoluyla yeryüzünde hayata gelmenizi arzu ediyoruz, acaba razı olur musunuz?” diye. Bu soruya genellikle “şartlarda anlaşabilirsek neden olmasın?” türünden yanıtlar verirler.

Bu kişiler ruhluk aşamasındayken ilerde hayata gelme olasılığını düşünerek tedbirlerini alacak kadar akıllıdırlar. Atamalılar bir yerlerde tembel tembel uyku çekerken İsteğe Bağlılar göz ucuyla dünyada olup bitenleri ayrıntısıyla izlemiş ve her konuda fikir sahibi olmuşlardır. O nedenle, “sizin Bolivya’nın Titicaca Gölü’ndeki çok sevimli bir adacıkta Aymara soyundan gelme balıkçı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmenizi düşünüyoruz” gibi bir teklifle karşılaşınca “kesinlikle olmaz, ben Aymaraların zamanında İnkalar karşısında ne tabansızlıklar ettiklerini bilirim” gibi yanıtlar verebilirler. Doğum anı geldiğinde hangi topluma, hangi dine, hangi dile ve ne gibi koşullara doğmak istediklerini bilirler ve hayata geldiklerinde de bilinçli biçimde elde etmiş oldukları bu kimlik ve değerlerden haklı olarak gurur duyarlar. İsteğe Bağlılar’ın rağbet etmediği konumlara da Atamayla Doğanlar, ne olup bittiğini farketmeden, atanırlar. İçine doğdukları koşullara “şans eseri” olarak baktıklarından Atamalılar’ın kimlik ve değerlerinden gurur duymaları söz konusu değildir — ki, kendi çaplarında onlar da haklıdırlar. Bunlar olsa olsa, eğer hallerinden hoşnut iseler, kendilerini yalnızca “şanslı” sayarlar. Yaratanlar, bütünüyle pratik nedenlerden, isteğe bağlı doğma alternatifini atamalı olarak belirledikleri personelden gizli tutarlar. Bunun sonucunda, bir İsteğe Bağlı “ben soyumdan, sopumdan, kanımdan onur duyarım, ona canım feda” gibi bir söz ettiğinde Atamalılar’ın “deli misin, sen bu kimliği isteyerek mi, çalışarak mı edindin, şansına edindiğin bir şey için niçin ölüp öldürüyorsun?” gibi gülünç karşılıklar vermelerinin nedeni de budur.

İlk bakışta İsteğe Bağlılar’ın refah düzeyi yüksek olan ülkelerde varlıklı ailelerin çocukları olarak doğmak isteyecekleri sanılır. Gerçekte, İsteğe Bağlılar açısından refah ve rahat “ruhsuz” ruhların itibar edeceği, önemsiz şeylerdir. Bunlar icin ırklar, soylar, inançlar ve milletlerin milletleşme dönemlerindeki davranışları en üst düzeydeki ölçütleri oluşturur. Kişi başına gelirin 43.000 dolar olduğu Norveç gibi bir ülkede kilometre kareye yalnızca 12 kişi düşmesinin ve nüfus artış hızının % 0,4 olmasının, buna karşılık, kişi başına gelirin 8.000 dolar olduğu Kolombiya’da kilometre kareye 40 kişi düşmesinin ve nüfus artış hızının % 1,5 olmasının, Hindistan’da kişi başına 3.300 dolar civarında olan gelire rağmen kilometre kareye 330 kişi düşmesinin açıklaması işte budur.

Norveç ve benzeri ülkeler İsteğe Bağlılar’a uzunca zamandır cazip gelmemektedir. Gerçekten de İskandinav tarihine bakılırsa aralarında ciddi farklılıklar olmasına ve dipdibe yaşamalarına rağmen Norveç, İsveç ve Danimarka’nın nerdeyse iki yüzyıldır en ufak bir kavgaya girişmemiş oldukları görülür. Norveç’in bağımsızlığını savaş yerine görüşmelerle kazanmış olması ve de özellikle Nazilere yalnızca iki ay göstermelik kabilinden karşı durmuş olması, İsteğe Bağlılar’ın bu ülkeye ve halkına rağbet etmemesine nedendir. Haliyle İskandinav ülkelerindeki nüfusun çoğunluğu kontenjandan atanmış kişilerden oluşur. Buna karşılık, İsteğe Bağlılar’ın Kolombiya gibi ülkelere talebi gittikçe artmaktadır.

Nüfusun büyük çoğunluğunun orada isteyerek doğmuş olduğu ülkelerin halkları doğal olarak ülkelerinin tarihini, değerlerini, bağımsızlığını, birlikteliğini ve onurunu canı pahasına sahiplenir. Gerçekten de milli onur İsteğe Bağlılar arasında en yüce değerdir. Sözgelimi, İskandinav ülkeleri genç kızlarının uygunsuz fotoğraf ve filmlerini dünyaya satarak porno piyasasını başlatan ülkeler olarak bilinirken Kolombiya kendi kalesine gol atıp milli onuru zedeleyen futbolcunun vurup öldürüldüğü ülke olarak bilinir. İşte bu farklılık nedeniyle İskandinav ülkeleri gibi ülkeler gözden düşüp hızla yok olmaya doğru giderken milli duygular ve imanın güçlü olduğu ülkeler hızla büyümektedir.

Halkların mutluluğu açısından bakılınca da Atamalılar’ın çoğunlukta olduğu ülkelerde doğal olarak mutlu yaşamlar sürüldüğü pek söylenemez. Nitekim, psikoterapi ve anti-depresanların en yaygın olduğu ülkeler bunlardır. Buna karşılık, yaşam koşulları nasıl olursa olsun, toprağına ve milletine olan aidiyetini bilinçli olarak, iradesiyle seçmiş kişi de doğal olarak mutludur ve deprasyon gibi sorunları yoktur. Düşünün: doğum sırasında ölme riskinin bin kişide beş olduğu Kanada veya İngiltere yerine, bu riskin binde elli altı olduğu Hindistan’da veya binde yüz olduğu Nijerya’da doğmayı göze alacak kadar isteklisiniz Hintli veya Nijeryalı olmaya… Böyle bir ülkede kazasız belasız doğmuş olmanın mutluluğu bile bir ömür boyu yetebilir insana.