Harry olayı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 24 Temmuz 2013

Zamanında bizim tiyatronun bir oyununda orkestrada Harry adında bir klarnetçi çalışmıştı. Siyahîydi. Harry işe hepimiz gibi tişört-blucinle geliyor, gece gösteri bittikten sonra çantasından bir beyaz gömlek çıkarıp giyiyor, onun üstüne kravat, sırtına da ceketimsi bir şey takıp çıkıyordu. “Harry, sen burdan sonra başka bir işe mi gidiyorsun?” diye sormuştum, “hayır, evim sapa bir yerde, metrodan indikten sonra taksiye binmem gerekiyor” demişti.

New York’ta taksi şoförlüğü yeni gelmiş göçmenler için en cazip işlerden biridir: Çok bir para kazandırmaz, zahmetlidir, ama yerleşip düzgün bir iş buluncaya ya da kuruncaya kadar idare etmek için uygundur. Taksi şoförlerinin etnik kökeni şehrin aldığı göç dalgalarına göre sürekli değişir: Bir zamanlar Haitili boldu, sonra Ruslar, Sihler ve Pakistanlılar devraldı, şimdilerde çok sık Ortadoğululara ve Şerpalara rastlıyorum.

Ve bu göçmenler ABD’ye Amerikalı siyahîlerin uzak durulması gereken soyguncular olduğu önyargısıyla gelip yollarına Anglosaksonlardan çok daha acımasız bir ayrımcı tutumla devam ederler. Göçmenler burada çok çalışarak daha iyi bir yaşantı kurma olanağı görürler ve gerçekten de geceli gündüzlü didinip birbirleriyle de yardımlaşarak kısa zamanda orta sınıf düzeyine yerleşirler. Bu süreç boyunca da, sonrasında da mecbur kalmadıkça siyahî Amerikalıyı işe de almazlar, taksilerine de. (Hane başına yıllık gelir ortalaması ülke genelinde 52 bin dolar, Asya kökenlilerde 68 bin, siyahîlerde 32 bin.)

Özetle, bir an için kendinizi Harry’nin yerine koyunuz: Doğup büyümüş olduğunuz ülkede önünüzden yokluktan varlığa doğru dalga dalga göçmen gelip geçiyor ve ülkeye daha dün gelmiş bu insanlara kendinizi kabul ettirebilmek için kravat-gömlek giyiyorsunuz. Bu göçmenler gibi farklı bir diliniz, dininiz, kaynak ülkeniz yok: Doğma büyüme Amerikalısınız. Ama derinizin rengi, saç ve yüz yapınızın çoğunluktakiler gibi olmaması nedeniyle de hiçbir zaman Amerikalı sayılmamışsınız. Atalarınız Afrika’dan gelmiş ama bu saatte ne sizin o kültürlerle bir ilişkiniz kalmış ne de onların sizinle. Yani, bir kenarda develikle kuşluk arasında hapsolmuş oturuyorsunuz. Ben şahsen otuz yıldır bakarım, bunun çıkış kapısının nerede olduğunu ne yazık ki görebilmiş değilim.

Trayvon Martin olayı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 21 Temmuz 2013

Yaklaşık bir buçuk yıl önce Florida eyaletinin Sanford kasabasında güvenlik gönüllüsü George Zimmerman, Trayvon Martin adlı 17 yaşındaki bir siyahîyi öldürdü. Duruşma 13 Temmuz 2013 günü bitti ve jüri Zimmerman’ı suçsuz buldu. O günden beridir ABD’nin dört bir yanında protestolar düzenleniyor. Burada olayın ayrıntısını anlatmaya kalkmam abes olur, isteyen internetten istemediği kadar bilgi edinebilir. Ben yalnızca izninizle konunun belki de en bariz, en basit yanına dikkat çekmek istiyorum:

Olaydan hemen sonra Barack Obama bir konuşmasında şunu söylemişti: “Bu çocuğu düşündüğümde kendi çocuklarım aklıma geliyor. (…) Öncelikle Trayvon Martin’in ana babasına sesleniyorum. Biliyorsunuz, benim bir oğlum olsaydı, Trayvon’a benziyor olurdu.” Birçok kişi gibi ben de Obama’nın bu sözlerini en hafifinden yersiz bulanlardanım. Çok iyi eğitim almış, iyi para kazanan, kaymak tabakaya girmiş Obama çiftinin oğlunun Trayvon’la aynı kaderi paylaşması olasılığı herhalde benim sırıkla yüksek atlama şampiyonu olmam olasılığına eşittir. Obama’ya bunu söyleten tek bir benzerlik var: cilt rengi. Bu sözleriyle ister istemez 2013 yılında bile ABD’de hâlâ bir kenarda nur topu gibi oturan yüz kızartıcı gerçekliğe, beyaz renkte deriyle doğmuş çoğunluğun siyah renkte deriyle doğmuş azınlığı dışladığına, süründürdüğüne, adaletten yoksun bıraktığına işaret ediyor.

Tabii ki bu saatte artık ortada bir kısırdöngüler düzeni gelişmiş bulunuyor: sefalet suçu, suç cezayı, ceza kini, kin önyargıyı, önyargı ayrımcılığı, ayrımcılık sefaleti doğurup duruyor. Bu düzenin ortadan kalkamamasının en birinci nedeni deri renginin değiştirilememesi, ikinci nedeni de insanoğlu ve kızının böylesine fasaryadan bir farkı bile bölükleşme bahanesi kılabilme hüneri. Fiziksel yapı kaynaklı ayrımcılık diğer ayrımcılıklara pek benzemiyor: malum, Bask’ın alnında “Bask,” Kıpti’nin alnında “Kıpti,” Alevi’nin alnında “Alevi” yazmıyor, ama bir siyahînin bütün bedeninde yazıyor siyahîliği. Ve bütün bir “sistem” hayatı bu insanlara, özellikle de siyahî erkeklere zehir etmek üzere kurulmuş gibi: Trayvon Martin olayını incelerseniz atılan her adımın bütünüyle yasal olduğunu göreceksiniz. Her yanından adaletsizlik fışkıran işlemler en ufak ayrıntısına kadar yasalara uygun. Milletin kanını beynine sıçratan, bu sıcak havada sokaklara dökülmesine neden olan da işin bu tarafı.

Kimdir ya bu “herkes”?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 14 Temmuz 2013

Haziran ayı İstanbul izlenimlerimi aktarıyorum, izninizle:

Bak gördün mü” diyor, “bugüne kadar iktidarın şakşakçılığını yapan adam Gezi Parkı olayıyla birlikte bir günde ağız değiştirdi”. Benim tanıdığımı bildiği bir köşe yazarından söz ediyor. “Senin onun yazılarını okuduğunu bilmiyordum” diyorum, “yalnızca son yazılarından birini okudum, tesadüfen, yoksa hiç okumam” diyor. “Ağız değiştirdiğini nerden biliyorsun öyleyse?” “Herkes söylüyor işte” diyor.

“Gezi’deki çocukların arasında türbanlı kızlar da gördüm” diyorum, “abi sen Amerika’ya gitmişsin, unutmuşsun buraları, burası Türkiye” diyor. “Yani?” “Türban takmak zor bir iş mi? Alıyor bağlıyor kafaya eşarbı, görenler ‘türbanlılar da Tayyip’e karşı’ desin diye.” “Yok artık” diyorum, “git istediğine sor, herkes biliyor ya” diyor.

O gazeteyi okuyan pek kimse yok ama hâlâ çıkıyor. Neden? Çünkü para CIA’dan geliyor.” “Neye dayanarak böyle kesin konuşuyorsun?” diyorum, “bak, Amerika hükümetle kanka olunca bunlar destekliyor, bozuşunca da veriştiriyor”. “Sen okuyorsun demek ki bu gazeteyi” diyorum, “yüzüne bile bakmam” diyor. “Ee?” “Herkesin bildiği, söylediği bir şey bu, senin dünyadan haberin yok.

Bildiğin gibi değil abi, bu işin içinde çok iş var” diyor. “Nedir?” diyorum, kafayı az biraz çalıştıran herkesin uyandığı bir durum olduğunu söylüyor: “Ne zaman başladı bu Gezi hadiseleri? Başbakan Amerika’ya gidip geldikten sonra. Niye? Obama ‘şunu şöyle yap, bunu böyle yap’ dedi, bizimki de ‘yemezler’ deyince patlattılar ortalığı.” Sonra biraz tevazu lütfediyor: “Benim tahminim Suriye’yle alâkalı bir şey istediler.

Bir arkadaşla televizyonda dindarlık, bitirimlik ve iş bitiriciliği bünyesinde harikulâde bir biçimde biraraya getiren Başbakan’ın desteksizce esip savurduğu konuşmalarından birini izliyoruz, “Bu kadarı da olmaz, aklını mı oynattı acaba?” diyor arkadaşım. “Sana bana değil, ‘herkes’e hitap ediyor, bence izleyicisini iyi tanıyan bir aktör bu” diyorum.

Amaç enformasyon mu, konfirmasyon mu?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 26 Haziran 2013

Amerika’da liberal eğilimli okumuşlar New York Times gazetesini hiç kaçırmazlar. Artık internetten okuyan sayısı çok arttığı için gazete kaç yıldır kendini bu ortama uydurmak için çaba harcıyor. Haber ve makalelerin altına açılan okuyucu yorumu olanağı oldukça popülerleşti, yazıyı okuyan yorumları da okumadan geçmiyor. Özellikle okuyucuların tavsiye ettikleri arasından ilk beşe, ona girenler, konuyu göbeğinden mıhlayan küçük kompozisyon şaheserleri olabiliyor.

Birkaç ay önce New York valisinin silah edinmeyi daha da güçleştirecek kurallar getirmesi konusunda bir haber vardı. Haberin altındaki birbirinden zekice yorumları sırıta sırıta okurken birden bu işte bir terslik olduğu duygusuna kapıldım ve ben de bir yorum yazdım. Söylediğim, temelde, bizlerin bu gazeteyi bilgi edinmekten çok (enformasyon), düşündüklerimizin onayını görmek (konfirmasyon) amacıyla okuduğumuzdu. Benzer düşüncedeki insanların oturmuş birbirinin sırtını sıvazlayarak ya da birbirine belâgat gösterisi yaparak tatmin olmalarının konunun çözümüne bir katkısı olmadığını yazdım. Bu çok ciddî sorunun iki tarafı olduğunu, karşımızda devleti düşman, vergileri haraç, polisi işgal gücü olarak gören milyonlarca kişi bulunduğunu hatırlattım. Eğer amaç soruna çözüm bulmaksa, birbirimizden çok bu kişilere kulak vermemiz gerektiğini, bizim akıl almaz saydığımız bu türden görüşleri onların aklının nasıl olup da alabildiğini anlamaya çalışmamızın zorunlu olduğunu söyledim.

Benim mesaj yayımlandıktan sonraki saatlerde Times’da görmeye hiç alışık olmadığımız türden yorumlar belirmeye başladı. Demek ki öteki taraftan birileri de bakıyormuş bu gazeteye ama diş bilemekten öte bir şey yapmıyormuş sonucuna vardım. Bu “kontra” yorumların çoğu pek öyle tartışılabilecek fikir niteliğinde değildi (“ya Obama başkanlıktan atılır, ya da biz biliriz ne yapacağımızı” gibi) ama bazılarında huzur, emniyet ve dinî değerlerin elde silah bulundurmakla ne ölçüde özdeşleştiğini görmek, dahası, bunları yazanların içtenliği, en azından benim için çok şaşırtıcı oldu. O günden beridir âdet edindim, Times’da bu türden yazılar okuduğumda “Bu konuda karşı tarafın savı, mantığı nedir acaba?” gibisinden bir yorum geçiyorum, ardından tek tük de olsa bir şeyler çıkıyor, karınca kararınca demokrasiye bir katkıda bulunmuş olduğumu düşünüyorum.

Hav, Wuf, Bau, Bup

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 23 Haziran 2013

New York’ta bir tiyatro topluluğunda çalışmaya başladığım günlerde, hepimizin bir masa etrafında toplandığı bir akşam yemeğinde bana dönüp “Söyle bakalım, Türkçede horozlar ne der?” diye sormuş, “ü-ü-rü-üüü der” deyince de gülmekten mahvolmuşlardı. Amerikalılar horozların “kaka-dudıl-duu” dediğini iddia ediyordu, masadaki Alman “ki-ke-ri-ki,” İsveçli de “ku-ke-li-ku.” Japon arkadaşımız rahmetli Kikue de bunların zırva olduğunu, bu hayvanın aslında “kok-ke-kok-ko” diye öttüğünü güzelce örnekleyerek açıklamıştı. Sonradan bu hayvan sesi karşılaştırmalarının yetmiş yedi milletten adamın birarada yaşadığı New York’un tipik parti muhabbetlerinden biri olduğunu öğrendim.

dogHayvan sesleri, malûm, bir anlam taşımıyor; yani, sözlüklerimizde yeri yok. Bu sesleri yalnızca ses olarak taklit ediyoruz ve toplumlar arasındaki yorum farklılıkları öyle boyutlara ulaşıyor ki, “Acaba bunların köpekleri bizimkilerden farklı mı bağırıyor?” sorusu geliyor insanın aklına. Nasıl olabiliyor da “hav hav” dediğine yüzde yüz emin olduğum hayvanın sesi İngilizcede “wuf wuf”, İtalyancada “bau bau”, Katalancada “bup bup” olabiliyor? Dudakları olmayan kuşcağızın cikciklerinde “pip pip” sesini duymak nasıl bir iştir? Eşek anırtısının “a” ve “i” seslerinden oluştuğunda herkes hemfikir, ama biz eşeğin söze “a” ile başladığını düşünüyoruz, diğerlerinin hemen hepsi “i” ile. Üzerinde en uzlaşılan ses galiba kedinin “miyav”ı, en tartışmalı olanı da domuzunki: “oink, nöff, groin, röf, buu, grunz, knor, hrgu” (bu sesin İbranice, Urduca, Türkçe gibi dillerin ilgi alanına girmemesine karşın).

Şimdi ben Hıdır’ın köşesini niye bu hiçbir işe yaramaz (ne siyaset ne de futbolla ilişkisi olmayan demek istiyorum) bilgi ile dolduruyorum? Görecenin egemenliğine, her şeyin öğrenmeye dayandığına ve mutlak doğru diye bir şey olmadığına bir örnek oluşturabileceğini düşündüm de ondan. Hoşgörüye ulaşmanın yolu her zaman için kendinden biraz kuşkulanmaktan geçiyor bence.

Kendinden kuşkusu olmayanlar diyarına seyahat

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 16 Haziran 2013

Gezi Parkı olaylarının başladığı günlerde New York’tan İstanbul’a yola çıkmaya hazırlanıyordum. Bizim köpeğe yiyecek stoklamak için mahallemizdeki hayvan yiyeceği satan dükkâna gittim. Dükkânın sahibi Filistinliyle çok ahbabız, her uğrayışımda en az on beş, yirmi dakikalığına Ortadoğu siyasî durum değerlendirmesine koyuluruz. Mahallelinin sevdiği, candan, güler yüzlü bir adam. Dükkâna gelen köpeklerin dokunup da abdestini bozmaması için yüksekçe tezgâhının arkasından çıkmaz, ziyaretçi köpeklere isimleriyle hitap edip oturduğu yerden kurabiye atarak durumu idare eder.

Bu gidişimde Filistinli beni görür görmez “Anlat, neler oluyor Türkiye’de” dedi, ben bildiklerimi anlattım, o da arada bir soru sorarak dinledi. Sonra kapının önünde durmuş sigara içen birine Arapça seslendi, adam içeri girince “Bak, seninle ne olup bittiğinden konuşuyorduk, bu adam Türk, durumu izliyor, bir şey soracaksan sor” dedi. Adam soru sormak yerine Arap aksanlı bir İngilizceyle “Ben anlatayım size olup biteni” dedi ve neredeyse kavga tonunda, ellerine havada daireler çizdirerek Erdoğan’ın Suudilerin gazına gelip Sünnilerin padişahlığına heveslenmesinden girdi, İsrail’in çevirdiği dolaplar ve ABD’yi manipüle etmesiyle devam etti, konuyu Rusya, Suriye, İran, Kürtler, Gazze falan üzerinden getirip hiç kavrayamadığım bir mantıkla Gezi Parkı’na bağladı. Ben “Hacı, sen bu işi çözmüşsün” deyince de gayet ciddi bir “Thank you” çekip kendinden memnun dışarı çıktı, bir sigara daha tellendirdi.

Dükkânın sahibi Filistinli “Kusura bakma, bu adam böyledir” dedi, ben de “Zararı yok, zaten yol hazırlığı yapıyorum, iyi bir hatırlatma oldu benim için” dedim. Ertesi gün de kendinden kuşkulanmanın ortalıkta pek sık görülmediği topraklara yola koyuldum.

Özgüven ve Ses Tonu Üzerine

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 9 Haziran 2013

Bir zamanlar benim New York’taki ev halkı Türkçe konuşurken epeyce davudî çıkan sesimin İngilizce konuştuğumda tizleşiverdiğini öne sürmüştü. Kendime ve başka yabancılara biraz kulak kabartınca gerçekten de arada böyle bir perde farklılaşması olduğunu görmüştüm. Uzun zamandır evdekiler de, ben de bu farkı duyamıyoruz. Sanırım toplumsal niteliklerin dile etkilerini inceleyen sosyolinguistlerin savlarına bir kanıt oluşturdum: Burada daha bir yerleşip rahatladıkça, topluma ve dile daha entegre oldukça, İngilizce konuşma perdem anadiliminkiyle aynı kalınlığa düştü.

İnsanların konuşma tonlarındaki farklılaşmaların yalnızca beden yapısına bağlı olmadığı, toplumdaki konumlarıyla, üstlendikleri rollerle yakından ilişkili olduğu artık kesinleşti. Bunun kadınların erkeklerden daha çok başvurduğu bir gösterge olduğu da oldukça açık. Başta Uzakdoğu toplumları olmak üzere birçok ülkede kadınların tiz, bebeksi sesle konuşmaları itaatkârlık, hanımlık, kibarlık, masumluk, sevimlilik, güzellik gibi niteliklerle özdeşleştiriliyor. Erkeklere oranla kadınların yapısı falsetto (sahte ses) denen, ses tellerinin tümü yerine belirli bölgelerini titreştirerek üretilen ses için daha elverişli ama yine de bunu içselleştirmek kolay iş değil.

Benim falsetto kullanımı konusunda rastladığım araştırmaların çoğu Japonya’da yer almış ve kadın-erkek eşitliğinde yol alındıkça kadınların konuşma tonlarında çok belirgin bir kalınlaşma olduğu saptanmış. Yönetici ya da patron konumundaki kadınların büyük çoğunluğunun doğal (modal) tonda konuştuğu, resepsiyonist, garson, asansör operatörü gibi mesleklerdekilerin de hâlâ falsetto kullandığı söyleniyor. Bir araştırmada Tokyo metrosunun son elli yılda kadın sesleriyle kaydedilmiş anonsları karşılaştırılmış ve tonda ciddî bir kalınlaşma yer aldığı saptanmış.

Ben günlük yaşantıdaki gözlemlerime dayanarak bu konunun Türkiye için de geçerli olduğunu düşünüyorum ve bir araştırma yapılsa benzer sonuçlara ulaşılacağını sanıyorum. Örneğin, Tokyo metrosundaki ton kalınlaşması en azından THY anonslarında da gerçekleşti: Birkaç yıl öncesine kadar kayıtlı anonsların İngilizcesini okuyan kadın sesiyle Türkçesini okuyan ses arasında çok çarpıcı bir perde farkı olurdu, bu neredeyse kayboldu gibi.

Brooklyn’den Kız Çıkar…

İçinde olduğumuz 2013 yılında Türkiye’de otuz beş yaşını aşmış herkes ilkokulu kara önlükle okumuş bulunuyor. Erkeklerde belin altına, kızlarda da dize kadar uzanan, arkadan düğmeli, uzun kollu bir üniformaydı bu. Bir de çenenin altına gelen küçük bir düğmeye iliklenen bir beyaz yaka olurdu. 1989’da önlüğün siyah yerine başka renklerde olmasına karar verildi ve, bildiğim kadarıyla, mavi en tercih edilen renk oldu. Tek tip giysi zorunluluğu kalkalı da şunun şurasında topu topu dört yıl olmuş.

Arkadaşım Yakup’un sınıfı (Tarsus Atatürk İlkokulu): Fotoğraf biraz bulanık ama önlüklerdeki farklılaşmalar oldukça net görünüyor.

Büyük şehirlerde nasıl olurdu bilmiyorum ama benim okuduğum Anadolu şehir ve kasabalarında sınıftaki öğrenci sayısı altmışla seksen arasında değişirdi. Yanyana üç kişinin oturduğu “sıralar” dört ya da beş sıra halinde arka arkaya dizilirdi. Ve oturma düzeninde bir hiyerarşi izlenirdi: Şehre batıdan atanmış subay, üst düzey devlet memuru, hakim, banka müdürü, doktor gibi kişilerin giyimi kuşamı, saçı başı “modern” çocukları en ön sıralarda otururdu. Elazığ’da bunlara “tango” derdik, sonradan güneyde “parlak” dendiğini öğrendim. Tangoların arkasına şehrin zengin eşrafının çocukları, onların arkasına büyük bir kitle halinde orta sınıfın çocukları, en arkalara da çoğunluğu erkek, bir üst sınıfa geçemedikleri için yaşları bizlerinkinken daha büyük, “tembeller” olarak bilinen fakir fukara takımı oturtulurdu.

Tek tip önlüğün zenginle fakiri birbirinden farksız kıldığı söylenirdi ve bu kesinlikle doğru değildir: Zenginin önlüğü solgun olmazdı, etek boyları hep daha kısaydı, alttan görünen pantolon ya da entari daha kaliteliydi, yakalar muşamba değil ütülü bez olurdu ve saçlar hep daha temiz, daha bakımlıydı. Ortalara doğru yakalar kırışmaya ya da muşambaya dönüşmeye, saçlar erkeklerde kısalmaya, kızlarda yağlanmaya, siyah solmaya başlardı. En arkadakilerde ise önlük (eğer varsa) yırtık pırtıktı, yaka da genellikle olmazdı. Özetle, sınıfa baktığınızda önden arkaya koyu siyahtan griye, düzenliden dağınığa uzanan bir geçiş görürdünüz. Öğretmenin öğrencileriyle ilişkisi de bu geçişe paralel, şefkatle başlayıp öfkeyle biten bir alanda gidip gelirdi.

Ben ilkokula Adapazarı’nda başladım. Babam oradaki bir bankada orta düzeyin biraz üstünde bir iş bulunca ailece toplanıp gitmiştik. Elazığ’dan. Elazığ lehçesiyle konuşan, “efendim?” yerine “ha?” diyen, kafası üç numara traşlı, mahalli bir çocuktum. Okulun açılmasına doğru babam bir berbere götürüp tepede az biraz saç bırakılan türden alabros traş ettirdi (“subay traşı” da denirdi), annem parlak kadifeden bir kısa pantolon ve pırıl pırıl bir kara önlük dikti, arada bir yıkanıp kolalanıp ütülenen cinsten beyaz bez yaka alındı, okul günü de kravatlı, takım elbiseli babam elimden tutup Sakarya İlkokulu’na götürdü ve genç bir hanım öğretmene kibar sözler ederekten teslim etti. Sınıfta öğretmen tarafından “iyi davranılanlar” arasına, dördüncü ya da beşinci sıraya oturtuldum ve mutluydum. Öğretmen bir resim ödevimi çok beğenip panoya asınca daha da mutlu olmuştum. Hatırladığım kadarıyla karnemde iki ya da üç “iyi” vardı, geri kalan notlarımın hepsi “pekiyi” idi.

İlk karneyi aldıktan hemen sonra babam işten çıkartıldı, yine toplanıp kös kös Elazığ’a döndük. Babam kısa bir süre sonra Gaziantep’teki bir bankada iş buldu ve tek başına gitti. Annem bütün gün çalıştığı için benim bakımım evi çekip çeviren, başı bağlı, mantolu teyzeme kaldı. Teyzem eskiden olduğu gibi “hamamın önündeki berber”e götürüp kafamı standart “üç numara makine”ye vurdurdu. Ardından “bununla kim uğraşacak?” deyip bez yakayı muşamba yakayla değiştirdi. Ve Mehmet Zeki İlkokulu’na, ailenin mahalleden tanıdığı, “çok kuvvetli hoca” olarak bilinen Deli Emine Hanım’ın sınıfına yazdırıldım.

“Çok dayakçı” türünden, eli (gerçek anlamında) sopalı bir öğretmen olan Emine Hanım beni sınıfın ortalarında, orta gelirliler bölgesinde bir yere oturttu. Benim gördüğüm bütün ilkokul sınıflarında olduğu gibi, burada da bu orta kesim orta karar dayak yerdi: haftada bir-iki kez enseye bir tokat, kafaya bir yumruk ya da sırta bir sopa gibi. Önlerde oturanlara hiç dokunulmazdı. Bu gelenekselleşmiş bir iletişim düzeni gibiydi: Söz gelimi, tangolardan biri yazıyı eğri yazıyorsa Emine Hanım çocuğu ağzının köşesiyle hafiften gülümseyerek haşlardı. Aynı eğriliği benim yaptığımı görse aynı haşlamayı bana da yapardı ama o arada bir eli de yapışmış kulağımı çekiyor olurdu.

Arkada oturanlar ise sanki oraya yalnızca günlük dayağını yemek üzere gelmiş gibiydiler. O çocuklardan istenen tek şey konuşmadan, kıpırdamadan, put gibi oturmalarıydı. Ve, belki de sınıfın ön taraflarında olan bitenle pek ilişki kuramadıklarından, hareketsiz duramazlar, hep kıpır kıpır olurlardı. Öğretmen birkaç dakikada bir arka tarafa “konuşma” ya da “gelirim yanına” diye bağırır, bazen de giderdi yanlarına. Emine Hanım’ın çıldırmış gibi bunları kulaklarından tutup yere savuruşunun, bağırta bağırta sopalayışının, topuklu kunduralarının topuklarını böğürlerine, kıçlarına batırışının görüntüleri hâlâ pırıl pırıl durur zihnimde. Deli Emine Hanım’ın deliliği mahallede bir türlü koca bulamamış olması ve yaşlı annesiyle oturmak zorunda kalmasıyla açıklanırdı.

Elazığ’da benim için en şaşırtıcı olan sınıftaki fiziksel konumuma paralel olarak notlarımın da hemen düşüvermesi oldu: Bir buçuk yıl boyunca karnem “iyi” ve “orta” doluydu, “hal ve gidiş” dışında “pekiyi” getirdiğimi hatırlamıyorum. Bildik “zeki ama kendini derse vermiyor,” “kafası matematiği almıyor” lafları edilir oldu, annem bayağı bir endişelenmeye başladı.

İlkokulumuzun “parlak” çocuklardan oluşan mandolin grubu (şef konumundaki ben): Erkek saçları alabros, önlükler koyu siyah, yakalar kolalı. Bu fotoğraf çekilmeden önce birkaç öğretmen bizleri, parmakların aynı perdeye basmasından ayaklarımızın aynı pozisyonda durmasına kadar, aynılaştırmak için epeyce uğraşmıştı. Duruş ve bakışlarımızdaki ürkekliğin nedeni odur. Çaldığımız parçalardan biri de “Neşeli ol ki genç kalasın” idi.

İlkokulumuzun “parlak” çocuklardan oluşan mandolin grubu (şef konumundaki ben): Erkek saçları alabros, önlükler koyu siyah, yakalar kolalı. Bu fotoğraf çekilmeden önce birkaç öğretmen bizleri, parmakların aynı perdeye basmasından ayaklarımızın aynı pozisyonda durmasına kadar, aynılaştırmak için epeyce uğraşmıştı. Duruş ve bakışlarımızdaki ürkekliğin nedeni odur. Çaldığımız parçalardan biri de “Neşeli ol ki genç kalasın” idi.

Üçüncü sınıfa geçtiğimde babam Tarsus’ta bir bankanın müdürlüğüne atandı ve oraya taşındık. Yine yeni önlük, bez yaka, alabros traşa döndük ve yine babam elimden tuttu, bu sefer bankasının sahibi olan zenginin adını taşıyan ilkokula götürdü, krallar gibi karşılanıp Şükrü Bey’in sınıfına, pencere tarafındaki en ön sıraya yerleştirildim. Ve ilk karneden başlayarak notlarımın hepsi “pekiyi” oluverdi, öğretmen ne kadar zeki bir çocuk olduğumdan söz eder oldu.

Şükrü Bey sakin, efendi bir adamdı, dayak atması gerektiğinde tokatlamakla yetinirdi, sopası yoktu. Hatta çalışkan öğrencilerine özel ilgi gösterirdi: Bir ara benim gözlerimi kırpıştırma tikimi kendine dert edindi, her gün evden bir parça limon getirmemi söyledi ve iki-üç hafta ders arasında öğretmen masasına yatırıp gözlerime limon damlattı. Adamın tedavisinden kurtulabilmek için tikimi kontrol etmeye çalışmak da bir o kadar işkenceydi ve tabii ki beceremedim. Tarsus ilkokulu Elazığ’ınkinden daha uygarmış gibi bir izlenim yaratmış olmayayım: Herkesin uzak durduğu bir İnekçi Duran vardı, mesela. Elinde elektrik kablolarından yaptığı küçük bir kamçı taşırdı, okulda arka sıraları, okuldan çıkınca da otlatmaya götürdüğü ineklerini yola getirmekte kullandığı söylenirdi.

O zamanlar da, sonradan da aklıma takılıp durdu: Elazığ’da saç traşım fiyakalı, yakam bez olsaydı yine de mahalli bir çocuk olarak öne oturtulmaz mıydım acaba? Öne oturtulsaydım notlarım da yükselir miydi (çünkü önde oturup da kötü not alan olduğunu hatırlamıyorum)? Tarsus’ta kılığım düzeldiği için mi zeki oldum, zekamı takdir edebilen bir öğretmene düştüğüm için mi? Ön yerine arkalarda oturuyor olsaydım bu öğretmen zeki olduğumu yine de farkeder miydi? Ödevlerimi aynı özenle yapar mıydım? Arkadakiler fakir oldukları için mi tembeldi, tembel oldukları için mi arkada otururlardı, arkada oturdukları için mi dayak yerlerdi yoksa tembel oldukları için mi? Yani, insanın kafası çok karışıyor — özellikle de henüz dokuz yaşındaysan.

Sonradan da, bilirsiniz, biz önceleri siyah, sonraları mavi renkteki üniformalıların kimimiz avukat oldu, kimimiz ev kadını, kimimiz kebapçı, kimimiz mimar, kimimiz doktor, kimimiz çöpçü, kimimiz işportacı, kimimiz milletvekili, kimimiz öğretmen, kimimiz işsiz güçsüz, kimimiz iş adamı, kimimiz şehir planlamacı, kimimiz otomobil tamircisi, kimimiz gazeteci, kimimiz garson, kimimiz polis…

Eski New York sözüdür: Brooklyn’den kız çıkar ama kızdan Brooklyn çıkmaz.

*  *  *

Bir zamanlar, duvarın hâlâ ayakta olduğu yıllarda, Polonyalı tiyatro eleştirmeni Jan Kott’la yazar Witold Gombrowicz’den konuşuyorduk. Yetmiş yaşına  yaklaşıyordu. “Bak,” demişti, “Polonya’da bir müdürün müdür olmasına neden masada oturması, kapıcının kapıcı olmasına neden de kapıda durmasıdır. Yerlerini değiştirsen düzen açısından hiçbir şey farketmez. Gombrowicz’in işlerinin dibinde bu absürdlükle didişme yatar.” Bu söylediğini belki de bütün yirminci yüzyıl Doğu Avrupa sanatları için genelleyebileceğimizi söylemiştim, “olabilir” demişti.

Aynı biçimcilik ve hiyerarşi sorununun Ortadoğu için de geçerli olduğunu, oralarda bundan nasıl olup da Doğu Avrupa’daki kadar yoğun, derinlikli sanat üretilmediğini kestiremediğimi anlatmıştım. Kott, insanın, doğası gereği, bir yandan zırva yaratırken öbür yandan bu zırvanın zırvalığıyla çatıştığını, absürd varsa mutlaka absürde tepki de olacağını söylemişti. “Bu tepki sizin oralarda belki de sanata gerek bırakmayan, bambaşka yollardan ifade ediliyordur” demişti ve tutkunu olduğumu bildiği Stanislaw Lec’in bir aforizmasını hatırlatmıştı: “Ulusal kriz dönemlerinde bazıları da yalnızca bir kenarda durup burnunu karıştırır. Bunlar burun karıştırmanın yasak edildiği ailelerden gelirler.”

New York Alkollü İçki Yasaları

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 29 Mayıs 2013

Türkiye’deki yeni alkollü içki yasalarını savunanların pek ayrıntıya girmeden ABD’deki uygulamaları örnek gösterdiklerini okuyorum. Hıdır’ın New York muhabiri olarak bu referansa (yorum yapmadan) biraz açıklık getirmemin görevim olduğunu düşündüm.

Öncelikle belirteyim, “ABD’de uygulama şöyle” demek doğru değil, çünkü burada bu tür konularda kuralları hükümet değil, eyaletler, belediyeler, hattâ nahiyeler belirliyor ve bu kurallar bir bölgeden diğerine çok değişiyor. Örneğin, turizm ve eğlence geliri yüksek New York’taki kurallar bölgedeki diğer eyaletlere göre daha gevşek ama en büyük kenti Las Vegas olan Nevada eyaletine göre daha sıkı. Ve bu kurallar ekonomik gelişmelere ve kamuoyuna göre zaman içinde değişimden geçiyor.

Bira ABD’de diğer içkilerden farklı, meşrubata yakın bir statüye sahip. New York eyaletinde bira bakkallarda ve marketlerde, şarap ve diğer içkiler yalnızca lisanslı içki dükkânlarında satılıyor. Yakın geçmişte şarabın da marketlerde satılabilmesi için bir yasa teklifi sunuldu, içki dükkânı sahipleri kıyameti koparınca geri çekildi. Bira çoğu yerde her gün, her saatte alınabiliyor. Buna karşılık, içki dükkânları gece yarısından sabah 9:00’a kadar satış yapamıyor, pazar günleri de öğlen 12:00’de açılıp akşam 21:00’de kapanıyor (eskiden pazar günleri alkollü içki satışı bütünüyle yasaktı, değişti). Eyaletin büyük bölümünde lokanta ve barlarda sabah saat 4:00’ten 8:00’e kadar içki servisi yapmak yasak. Amacın gece hayatında bir kapanış noktası saptayıp düzen sağlamak olduğu söyleniyor.

New York şehrinde sokak, park gibi halka açık yerlerde bira da dâhil alkollü içki içmek ve açık içki şişesi bulundurmak yasak (o nedenle bira kutusu kesekâğıdından çıkarılmadan içilir, çünkü polisin gelip “torbada ne var, göster bakayım” deme hakkı yok).

Yerleşim yerlerinin geniş alanlara yayılması nedeniyle ABD otomobile çok bağımlı, dolayısıyla içkili araba kullanımı da çok ciddî bir sorun ve bunu önlemek için büyük çaba harcanıyor. Örneğin, arabada açık içki şişesi bulundurmak yasak. ABD genelinde alkollü içki içme yaş sınırı 21. Bu yaşın altındaki birine içki satılması da, bu kişinin içmek amacıyla içki bulundurması da suç sayılıyor. New York’ta 21 yaşından küçük biri bir lokanta ya da barda ancak 21’inden büyük birisiyle birlikte ise, o kişinin ısmarlayıp verdiği içkiyi içebiliyor. New York şehrinde araba ehliyeti alma yaşı 17 (eyaletin bazı bölgelerinde bu 16). Ancak, 21 yaşın altındaki sürücülerin alkollü olması konusunda “sıfır tolerans yasaları” uygulanıyor, yüzde 0,02 alkol düzeyi bile ehliyete el konulması için yeterli neden sayılıyor.

ABD’de kişi başına alkol tüketimi kabaca yılda dokuz litre civarında (Türkiye’de 1,5 litre). Dünya sıralamasında her zaman için ABD’den daha fazla içki içilen en az yirmi ülke olduğu görülüyor.

Dilsel Muhabbet

Elazığ’da, ana cadde üzerinde bir kadın terzisi vardı. Çok pahalıya diktiği, ama onun gibi dikebilen başka kimsenin de olmadığı söylenirdi (annem hâlâ söylüyor). Sık sık Ankara’ya, İstanbul’a gidip geldiğinden, oralardan özel kumaşlar getirdiğinden, modayı izlediğinden konuşulurdu. Perçemli, ince bıyıklı, biraz yapılı bir adam kalmış aklımda. Bir de dükkânında nereden geldiğini anlayamadığım, çok tatlı bir koku vardı — bugün bile burnuma gelse hemen tanırım.

Bu terzi beyin (herhalde batıyla bağlantısını göstermek için) Elazığ lehçesi yerine kibar Türkçesi konuşmaya çalışmasıyla ve müşterilerine “siz” diye hitap etmesiyle dalga geçilirdi. Söylendiğine göre bir gün dükkânı epeyce kalabalıkmış ve bu herkese “buyurunuz,” “oturunuz,” “ne arzu edersiniz?” falan gibi sözler ederken içeri bir köpek girmiş ve köpeğe dönüp “hoştunuz” demiş. Ondan sonra da adı Hoştunuz kalmış. Son derece doğal bir biçimde, “Mantoyu Hoştunuz’a mı diktirdin?” ya da “Gel Hoştunuz’a gidelim, bakalım kaça dikecek” denirdi.

Bir gün annemle benim Ankara’daki dayımı ziyarete tren yerine uçakla gitmemize karar verildi (o uzaklığa giden otobüsler henüz yoktu). Yaşımın üç ya da dört olması gerekir. Tek hatırladığım, benim annemin kucağında oturarak gitmemin planlandığı, uçak havalanır havalanmaz annemin kusmaya başladığı ve tesadüfen aynı uçakta olan Hoştunuz’un beni alıp kucağına oturttuğu. Hayattaki ilk uçak yolculuğumu Elazığ’dan Ankara’ya, Hoştunuz’un kucağında yaptım.

*  *  *

Türkçe’deki şimdiki zaman takısı (-iyor/-ıyor/-üyor/-uyor) sanırım Anadolu lehçelerinde ilk ekarte edilen takıdır. Son derece tutarlı bir mantığı da var bunun: ağzın birbirinden bayağı uzak rezonans noktaları arasında gidip gelmeyi gerektiriyor. Elazığ’da bu takı, ünlü uyumu umursanmadan, tek bir “i” sesine indirgeniyor: geli, oturi, yapi, konuşi. Başka bazı bölgelerde biraz daha cömert davranılıp bir de “r” ekleniyor: gelir, gidir, yapir. Çukurova’da da benim pratiklik açısından aklımın hiç almadığı -üür takısı kullanılıyor: gelüür, olüür, yapüür gibi.

Benim çocukluğumda Elazığlıların batılı kibarlar karşısında çektikleri dilsel sıkıntıların başında bu şimdiki zaman takısı gelirdi. Tecrübeyle sabittir, Elazığ’dan çıkıp başka kentlere gittiğimizde en zorlandığımız nokta buydu. “Oturi” yerine “oturuyor” dememiz gerektiğini biliyorduk ama çok yapmacık geliyordu, bir türlü rahatça söyleyemiyorduk.

Bizim aile güneye yerleştikten sonra okullar kapanır kapanmaz yazı geçirmek üzere soluğu Elazığ’da alırdık ve konu komşu bize artık, Elazığ deyişiyle, “tangolaşmış” gözüyle bakar, karşımızda düzgün konuşmaya gayret ederdi. Ben bir gün akşamüstü balkonda otururken karşımızdaki evin kızlarından biri kendi balkonlarına çıktı ve sokakta oynayan erkek kardeşlerine seslendi: “Ehmed abe, Mehmed abe, baba geldi, sizi yemege çağıri.” Birden benim karşıda oturduğumu farketti ve ekledi: “yor.”

*  *  *

Türkçe’deki istek ve emir kipleri birbiriyle çok karıştırılır. Açıklamaya çalışayım:

İstek/dilek kipi: geleyim/gelesin/gele, gelelim/gelesiniz/geleler

Emir kipi: …/gel/gelsin, …/gelin(iz)/gelsinler
(Emir kipinin birinci tekil ve birinci çoğulu yok, kişi kendi kendine emir veremediği için.)

İstanbul Türkçesinde istek kipinin genellikle birinci tekil ve birinci çoğulu, diğerleri için ise emir kipi kullanılıyor. Emir kipini kullanarak karşınızdakine “defol git,” üçüncü bir kişi için “defolup gitsin” demeniz doğrudur; emir veriyorsunuz. Ama “Allah cezanı versin” ya da “Allah cezasını versin” demek teknik olarak yanlış. Allah’tan bu dileğinizi “Allah cezanı vere” ya da “Allah cezasını vere” biçiminde ifade etmeniz gerekir. “Şu okula girsin de hayatı kurtulsun” yerine “şu okula gire de hayatı kurtula” demek daha doğru.

grndms

Ben ve ailenin bedduasından en sakınılan iki üyesi: solda anneannem, sağda babannem.

Buna karşılık Anadolu konuşma dilinde bu kipler birbirine pek karışmaz ve istek/dilek kipinin ikinci ve üçüncü şahısları için mükemmel bir kullanım alanı bulunur: beddua. Elazığ’daki çocukluk yıllarımda çevremde epeyce bir yaşlı hanım vardı. Bunlar tabii ki erkekler gibi küfredemezlerdi, onun yerine beddua dillerinden düşmezdi.

Bedduaların (“karış” ya da “garış” olarak da bilinir) iki tür kullanımı olurdu: olumlu (Allah belanı vere) ve olumsuz (Allah belanı vermiye). Olumsuzlar özellikle aile içinde, öfke ya da eleştiriyi karşıdakine zarar vermeden ifade etmekte kullanılırdı. Tıpkı şakayla karışık eleştiri amacıyla “Allah senin belanı vermesin e mi” dememiz gibi. Benim çocukluğumda orta yaş ve üstündeki kadınların konuşmalarında neredeyse her cümlenin bir olumsuz bedduayla başlaması kural gibiydi. “Yere girmeyesin, bir çay daha içsene” gibi. “Etin dökülmeye,” “Allah canın almıya,” “gebermiyesin,” “gözün kör olmıya,” “yetişmeyesin,” “töremiyesin” bu açılış beddualarının aklıma gelen en tipik örneklerinden.

Ailedeki çocuklara, herhalde ne olur ne olmaz diye, olumsuz da olsa beddua edilmezdi. Çocuklarla söze kipin birinci tekiliyle dilek sunularak girilirdi: “gadan alam” (derdin, üzüntün benim olsun), “verene kurban,” “kurban olam” (bazen kısaca “kurban”), hattâ “götün yiyem.”

Sağlık durumunun kendilerini yakından ilgilendirmediği kişiler içinse olumlu beddualar rutin bir biçimde, hiç sakınılmadan kullanılırdı. Bunlardaki hunharlığın yanısıra yaratıcılık ve imge zenginliği de, bunların matriarkların en önemli kamçısı oldukları da bilinir. Anadolu beddualarının sanırım epeyce bir derlemesi yapıldı, internette de bolca örnek bulabilmek mümkün.

Bana çocukluğumda da, sonradan da en çarpıcı gelen, bedduaya değer bulunan şeyler konusundaki cömertlik (ya da sorumsuzluk) olurdu. “Uy canı çıka, boynu altında kala” feryadını duyup baktığında bedduaya nedenin manavdan alınan bir kilo şeftaliden birinin ezik çıkması olduğunu görebilirdin, örneğin. Temizlikçi kadın yer bezini kazara mutfak lavabosuna koyduğu için “Allah canın ala ki o bezi oralara koymıyasın,” çocuğun oyuncağını bozan arkadaşı için “kolu kıçı kırıla,” rakip siyasi partiyi öven birine “hepiniz teneşire gelesiz” denmesi gibi orantısızlıklara şaşırıp kalırdım.

Sözü kem gözlü birinin (genellikle “gök” (mavi) gözlü olurdu bunlar) “gözünün değmesinden,” yani nazarından korunmak amacıyla geliştirilmiş, kişinin arkasından söylenen, çok sevdiğim bir beddua dörtlüğüyle bitiriyorum:

Gözün gök taşına
Götün yere yapışa
Yerden bir kurbağa çıka
Haceten yapışa

Türkçenin Değerini Biliniz

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 15 Mayıs 2013

Amerika’ya özellikle Ortadoğu ve Balkanlar’dan göçen kişilerin karşılaştıkları başlıca sorunlardan biri, İngilizce dilinde doya doya küfredememeleridir. İngilizcedeki küfür dağarcığı, temelde, f ile başlayan dört harfli sözcüğün yerli yersiz laf aralarına sokuşturulmasından oluşur ve anadilinde ana avrat düz gitmeye alışmış insanları katiyen kesmez. Gelmiş geçmiş en zengin dil sayılan İngilizcede küfür alanındaki bu az gelişmişlik nasıl olabiliyor? Hayal gücü kısıtlı bir toplumdan da söz etmiyoruz: örneğin, Türkçedeki “bardağı taşıran son damla” deyişinin karşılığı olarak “devenin belini kıran son saman çöpü” diyecek kadar yaratıcı olabiliyorlar.

Ben bu farkın nedeninin bütünüyle dilsel olduğu sonucuna vardım. Türkçenin gramerindeki bazı formlar İngilizcede yok. Birincisi, Türkçede “geniş zaman” dediğimiz, alabildiğine ilginç, özel bir fiil zamanı var (yaparım-yaparsın-yapar…). Bu zamanda söylenen fiil, içinde az çok dört anlamı birden barındırıyor (1. her zaman yaparım, 2. yapabilirim, 3. yapmak isterim, 4. yapacağım) ve duruma göre bunlardan biri öne çıkıyor. Savunma, tehdit ve saldırı karışımı ifade için mükemmel bir form: “ben senin …arım.” İngilizcede buna en yakın gelen kupkuru “f… you” oluyor, ondan öte de bir şey yok.

İkinci nedeni de Türkçede “istek kipi” dediğimiz formun küfür için biçilmiş kaftan olan birinci tekilinin (-eyim/-ayım) İngilizce karşılığının olmaması. Buna en yakın kullanım, istek ya da dilek belirtmek yerine, izin istemeye yönelik: “ben senin …ayım” kurgusunu çevirmeye kalksanız akla “may I …. you” ya da “let me … you” geliyor, anlamı “ben senin …abilir miyim?” oluyor. Yani, İngilizce dilinde karşınızdakine gelmişi, geçmişi ve yedi sülalesi hakkındaki temennilerinizi ifade edip rahatlamanız olanaksız.

Hiç incelemedim ama bu özel formlar konusunda karşılaştığım birçok yazıda kaynağın Eski Yunanca olduğu ve halen Türkçenin yanısıra Arnavutça, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Sırpça gibi dillerde de varolduğu söyleniyor. Eğer doğruysa, bu dilsel formların bölgenin tarih ve coğrafyasından kaynaklanan gereksinimler sonucunda gelişmiş olduğunu düşünebilir miyiz acaba?

Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 15 Mayıs 2013

Epeyce bir zaman önce, New York’un tekinsizlikte başı çektiği yıllarda (on yıldır en güvenli büyük kentlerden biridir), olağanüstü soğuk bir gece yarısı dalgınlığıma geldi, karanlık bir ara sokağa saptım ve soyuldum. Bir arabanın arkasından on beş yaşlarında iki siyahî çocuk çıktı, biri elindeki tabancayı gösterdi, yedi dolar param vardı, “Kusura bakmayın, bu kadar” deyip uzattım. İnanmayıp ceplerimi yokladılar, kolye falan baktılar, “Bir bu kol saatim var, isterseniz buyurun” dedim, beğenmediler, “Dön, arkana bakmadan geldiğin yöne yürü” dediler. O kadar.

Eve gelince 911’e telefon ettim, soyulduğumu, canımı acıtmadıklarını, bir şey yapılması için değil, yalnızca bilgilendirmek için aradığımı söyledim. Hattaki kişi olay yerini sordu, “Çocuklar siyah mıydı, beyaz mı?” dedi, giysilerini tarif etmemi istedi, sonra “sokağa çık, polis arabası geliyor seni almaya” dedi.

Arabada arkaya oturdum, öndeki iki polisin biri arabayı kullanıyordu, diğeri sürekli telsizle konuşuyordu. Birkaç sokak gidip durduk, baktım polisler kaldırımda iki siyahîyi durdurmuş bekletiyorlar. “Bunlar mıydı?” dediler, “Hayır” dedim. Başka bir yere gittik, orada da titreye titreye iki kişi bekliyor, “Bunlar da değildi.” Özetle, o bölgede nerede gençten iki siyahî görmüşlerse gelip bakmam için durdurmuş bekletiyorlardı. Hiç aklıma yatmadı, “Beyler, bunu yapmaya hakkınız var mı? Doğru mu bu?” gibisinden bir şeyler dedim, arabayı durdurup avaz avaz, küfrün bini bir para bağırmaya başladılar: “Keyfimizden mi yapıyoruz? Sen soyulma diye yapıyoruz. Senin gibi ‘PC’ler (siyaseten doğrucu) yüzünden oluyor bunlar zaten.” “Beni soyanlar Hispanik olsaydı, beyaz olsaydı ne olacaktı? Bu adamlara derilerinin renginden dolayı potansiyel suçlu muamelesi yapıyorsunuz” dedim. “Bırak bu ağızları, kimin yolda adam soyup kimin soymadığını sen de bal gibi biliyorsun” dediler. “Öyle olsa da bu yaptığınız çözüm değil, bence suça teşvik” deyince daha da tepeleri attı, “Senin gibilere müstahak, gelecek sefere bir de bir yerine bir şey saplasınlar da gör” deyip telsize “Bırakın hepsini gitsin, bu adam bozuk çıktı,” bana da “H..tir in git” dediler. Taksiye binecek para da, o saatte bir bankamatikten para çekecek cesaret de kalmadığından, soğuktan dişlerim takırdayarak epeyce bir yol yürüdüm eve varmak için.

Ertesi gün kibar bir polis aradı, o çocuklara rastlarsam hemen aramam için özel bir telefon numarası verdi. Ve de birkaç gün sonra baktım, benimkiler köşedeki parkta oturuyorlar. Yaşları sandığımdan da küçüktü. Sonradan hayatlarına eğri yollarda devam etmiş olmaları büyük olasılık, ama o gün bunları tutuklatsam başlarına gelecekleri, doğru yolu bulma şanslarını ellerinden büsbütün almış olacağımı düşündüm ve polisi aramadım. Soygun sırasında hırpalanmış olsaydım da aramaz mıydım acaba? Bilmiyorum. Ama bunun hiç kimseye bir yararı olmazdı, ona hâlâ eminim.

Olsa da olur, olmasa da olmaz

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 5 Mayıs 2013

New York’ta geçtiğimiz otuz yılda benim gözüme çarpan en belirgin gelişmelerden biri, “ak saçlı kadın” denen varlığın giderek ortadan kaybolması oldu. İzleyici yaş ortalaması artık altmış civarında olan klasik konser ya da tiyatro gösterilerinde salonda oturanlara arkadan baktığımda, yüzlerce çıplak ya da kır erkek kafası ve her birinin yanında herhangi bir yaşta olabilecek bir kadın başı görüyorum. Bu herhalde dünyanın hemen her yeri için geçerli bir gelişme.

Boyamanın yaygınlaşması dışında kadın saçlarında bir değişim daha yer aldı: Siyahî kadınların otuz yıl önce kıvırcık olan saçları gitgide dümdüz oldu. Son yıllarda tek tük normale dönüş görüyorum ama büyük çoğunluğun saçı hâlâ düz (Michelle Obama’nınki de dahil), saçı kendi haline bırakmak ayıpmış gibi. Bunun beyazlaşmak güdüsüyle başladığını ve giderek, çevre baskısıyla, herkesin kendini uymak zorunda hissettiği bir modaya dönüştüğünü görmek için sosyal psikolog olmaya gerek yok. “Moda moda / Olsa da olur, olmasa da” diye bir söz vardı: moda genelde öyle başlıyor, bir süre sonra “olmasa da olmaz”laşıyor.

weaveSiyahî hanımların kıvırcık saçlı görünmek istememeleri, beyaz hanımların ak saçlı görünmek istememelerinden temelde pek farklı değil. Ne var ki, siyahîlerin toplumun hâlâ en düşük gelirli kesimi olması ve saçı düzleştirmenin yüksek maliyeti, bu modayı oldukça “zararlı” kılıyor. Saçın kimyasallarla düzleştirilme işlemi 150 dolardan başlıyor ve dört-altı haftada bir az çok aynı fiyata elden geçirilmesi gerekiyor (kullanılan kimyasalların ciddi toksikliği de başka bir zarar). Buna bir de bitmez tükenmez özel bakım ürünlerinin fiyatını eklemek gerekiyor. Daha farklı ve çok daha pahalı teknikler de var. Örneğin, “weave” denen yöntemde saç düzleştirildikten sonra ince ince örülüyor, bu örgüler birbirine dikilerek başın tepesinde bir takke oluşturuluyor, bu takkeye de bir lepiska peruk dikiliyor. Bu yöntemin maliyeti de yüzlerceden binlerce dolara kadar uzanıyor.

Özetle, bir siyahî kadının yıllık saç masrafı 2.500 dolardan başlıyor deniyor. Siyahî kesimin yıllık brüt hane geliri ortalaması 32.000 dolar civarında, yüzde 27’si de yoksulluk sınırında. Milyarlarca dolarlık bu endüstride harcayanın yanısıra kazananlar da siyahlar olsa bir denge oluşabilirdi ama bu alan büyük çapta Asya kökenlilerin elinde. (Ayrıntılı bilgi için Chris Rock’un Good Hair adlı ilginç filmini izleyebilirsiniz.)

Kadının Soyadı Var

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 28 Nisan 2013

İnanmazsanız inanmayın ama ben ta çocukluğumda bile kadınların evlenince kocalarının soyadını almasını tuhaf bulurdum, büyüdükçe de yalnızca tuhaf değil, yanlış olduğuna da karar getirdim. Ama toplum baskısının gücü ve onun uzantısı birtakım bürokratik zorlukların da her zaman için farkındaydım. Öyle ki, zamanında ben de Türkiye’de bir evlenip boşanma geçirdim, eşimin kendince bir kimliği ve mis gibi altı harflik soyadı varken benim hiçbir yere sığmaz soyadımı almasını saçma bulduğumu söyleyince, her iki taraftaki akrabadan da işitmediğim azar kalmamıştı.

Ondan sonra New York’ta oturmaya başladığım 80’ler ve 90’larda ABD’de benim kafama uygun gelişmeler oldu, kadın hakları savunucularının baskısıyla yasalar kendi soyadını kullanan evli kadınların bürokratik sorunlar yaşamaması için değiştirildi. 90’larda evlenince soyadını değiştirmeyen kadın oranının yüzde 25’e yaklaştığını biliyordum.

Geçenlerde bu konuda bir yazı okurken bu oranın 2000’lerde yüzde 18’e düşmüş olduğunu gördüm ve şaşırıp nedenlerini araştırmaya çalıştım. Durumu bazıları ABD’nin konservatifleşmesiyle, bazıları feminizmin güç yitirmesiyle, bazıları da kadınların artık böyle şeyleri dert edinmeyecek kadar bağımsızlaşmış olmasıyla açıklıyor. Ancak, konuyu araştırırken, birtakım başka istatistiklere de rastladım (ve, pardon, içime su serpildi):

ABD’de evlenmeden birlikte yaşayan çift oranı 2010’da yüzde 12 olmuş (on yılda yüzde 25 artmış). Bundan dört yıl önce yapılan resmî bir araştırmada, birlikte oturan 30-44 yaşlarındaki çiftlerin sayısının on yılda ikiye katlanmış olduğu ortaya çıkmış. Artık eyaletlerin büyük çoğunluğunda evli olmayan ama bir evi ve gelirlerini paylaşan çiftlerin birbirlerinin sağlık sigortasından yararlanabilmesi, birinin vergi beyanında ötekini bakımından sorumlu olduğu kişi gösterebilmesi, birlikte konut kredisi alabilmeleri, vb. yasalaşmış durumda. Çocuklar açısından da yasal bir sorun yok. Özetle, evlenen kadın soyadını tutsun mu, değiştirsin mi konusunu rafa kaldıran birtakım köklü değişimler oluyor buralarda, haber vereyim dedim.

Biraz Farklı Bir Askerlik Anısı

İki yıl New York’ta tiyatro ve müzikle uğraştıktan sonra apar topar, on sekiz aylık askerlik hizmetimi yerine getirmek üzere Türkiye’ye döndürülmüştüm. İngilizcemin çok iyi olduğu anlaşıldığından, piyade eğitiminin ardından, özel bir emirle Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı’nda, bir yıl süreyle bir masada oturup evrak kaydetmekle görevlendirildim.

Tuzla Piyade Okulu’ndaki eğitimin başlarında kimlik fotoğrafı çekilmesi için fotoğrafçının önünde kuyruğa girdik. Sıra bana gelince ben de iskemleye oturdum, fotoğraf çekildi (bkz. üstteki foto). Kalkarken yüzbaşının “O ne biçim surattı öyle be? Bir daha çek o adamı” bağırtısıyla tekrar oturdum, yeniden çekildi (bkz. alttaki foto).

Tuzla Piyade Okulu’ndaki eğitimin başlarında kimlik fotoğrafı çekilmesi için fotoğrafçının önünde kuyruğa girdik. Sıra bana gelince ben de iskemleye oturdum, fotoğraf çekildi (bkz. üstteki foto). Kalkarken yüzbaşının “O ne biçim surattı öyle be? Bir daha çek o adamı” bağırtısıyla tekrar oturdum, yeniden çekildi (bkz. alttaki foto).

Koridorun karşı tarafındaki odada dairemizin başkanı paşanın iki emir subayı otururdu. Biri yaşını almış bir astsubaydı. Yumuşak, hoş bir adamdı. Bütün gün elinde bir telsiz, kapıya yakın boş bir masada, gözleri yarı kapalı otururdu. Ne zaman “na’ber abicim?” desem, yanıt hep aynıydı: “akşam olsa da yatsak.”

Diğeri, insanın bakmaya korktuğu türden, iri yarının da irisi, yüzü hiç gülmeyen bir topçu binbaşıydı. O da boş ama astsubayınkinden daha büyük bir masada öylesine, yarı uyku halinde, put gibi otururdu. Oldukça asabi ve hareketli paşa odasından adlarını haykırdığında ya da kapısını açıp çıktığında bu ikisinin nasıl olup da zıplayıp koşuşturmaya başlayabildiklerini konuşurduk benim odadakilerle.

Arada bir onların odasındaki dolaptan bir evrak almaya girdiğimde binbaşının göz ucuyla beni süzdüğünü farkediyordum ama haftalarca ne o bana, ne ben ona tek kelime etmedi. Bunda benim de orada en az onunki kadar lanet bir suratla dolaşmamın payı olabilir (bir orgeneral beni koridorda durdurup “bu kadar asteğmen geldi geçti, senin kadar suratından düşen bin parçasını görmedim, bu kadar mı çekilmez bir yer burası be?” demişti).

Sonra, bir gün binbaşı odasından başını çıkarıp “asteğmen, bir geliversene” dedi. Odaya girince kapıyı kapatmamı, karşısına oturmamı söyledi. Ben ya çocuğuna İngilizce dersi verdirtecek ya da yeni bir ev aletinin kullanma kılavuzunu çevirtecek gibi klasiklerden bir şey beklerken aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sen sanatla uğraşırmışsın, doğru mu?”

“Evet.”

“Ne yaparsın?”

“Tiyatro, müzik.”

“Amerika’dan gelmişsin. Neresinden?”

“New York.”

“Sen orada sergilere, galerilere falan gider miydin? Resme ilgin var mıdır?”

“Vardır komutanım, ilgilenirim.”

“Anlat bakalım, neler yapıyorlar oralarda.”

“Vallahi ben gelmeden hemen önce en büyük olay Nam June Paik’in sergisiydi. Whitney Müzesi’nde.”

“Ne yapar?”

“Video enstalasyonları yapar. Televizyonları üstüste koyup bunlarda videolar oynatır.”

“Siktiret onu, resim ne yapıyorlar?”

“Siz resimle ilgileniyorsunuz galiba.”

“Başka bir şeyle pek ilgilenmem.”

“Kusura bakmayın komutanım ama” dedim, “Genelkurmay Başkanlığı’nda bir üstümle resim sanatından konuşacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, biraz afalladım.” Binbaşı yüzünü yaklaştırıp “Sen akşam beş olduğunda burdan nasıl çıktığımı görmüyor musun?” dedi, “eve nasıl koşacağımı bilemiyorum. Kapıdan girip üstümü değiştirir değiştirmez tuvalin başındayım. Çoluk çocuk da kabullendi artık bunu, ilişmiyorlar, yemeğimi de getirip yanıma koyuyorlar.” Sonra heyecanla yeni bir ev yaptırmakta olduğunu, çatı katının doğal ışıklı kocaman bir stüdyo olacağını, heykele de başlamayı planladığını, emeklilik gününü iple çektiğini, aklının fikrinin yalnızca resim yapmakta olduğunu anlattı.

Binbaşıyla bir tür bir sırdaş dostluğu başladı aramızda. Örneğin, koridorda karşılaştığımızda beni durdurup etrafa çaktırmadan “İki metreye bir metre bir yağlı boya var kafamda ama yerim dar anasını satayım” gibisinden fısıldıyordu. Ressamlığını diğer subaylardan niye gizliyordu bilemiyorum. Birkaç kez öğlen yemeğine birlikte gittik. Her yüz yüze kalışımızda “anlat bakalım” emri geliveriyordu. Neyi ne kadar bildiğini, ne düşündüğünü bilemiyordum ama “artık ne anlarsa” deyip aklıma geleni sıralıyordum: David Salle, minimalizm, yeni erotizm, Lichtenstein… Binbaşı arada bir sözümü kesip “Ne boy çalışıyor? Yağlı boya mı? Tuval tek parça mı oluyor?” gibi sorular soruyordu.

Sonra bir gün “seninle galeri gezelim” dedi. Birkaç gün sonra da saat beşte Sıhhiye tarafına giden servislerden birine binip meydanda indik, o önde ben arkada yer altındaki pasaja girdik. 12 Eylül darbesinin üçüncü yılındaydık, yönetim hâlâ askerlerin elindeydi ve Ankara gibi yerde çam yarması gibi bir subay bir yana, Genelkurmay breveli bir asteğmene bile saygıda kusur edilmiyordu.

Binbaşının galeri dediği yerler orta sınıf vatandaşın alıp evine astığı türden, yaldızlı çerçeveli yağlı boya manzara tabloları satan birkaç dükkandı. Binbaşı selam sabah demeden bunlardan birine daldı, içerdekiler irkilip ayağa fırladılar, dosdoğru yürüyüp resimlerden birine yüzünü iyice yaklaştırıp incelemeye, ardından yanıbaşında esas duruşa geçmiş dükkan sahibine sorular yağdırmaya başladı: “Kaç yılında yapılmış bu resim? Niye bu kadar çok vernik sürüyorlar? Sudaki şu dalgaları sence malayla mı yapmış fırçayla mı? Çerçeveyi siz mi yaptırdınız? Kaça çıkıyor bu çerçeve?” Böyle sorular sorarak epeyce bir resmi yakından inceledi. İşimizi bitirip yukarı, sokağa çıkınca “ne diyorsun?” dedi, ben de bunlarda pek bir ustalık olmadığını, dekorasyon amacıyla satılan ucuz işler olduğunu söyledim. “Biliyorum” dedi, “ama boyayla birtakım numaralar yapıyor bu ressamlar, onu anlamaya çalışıyorum.” Adamın resim öğrenimi almadığı için malzemeyle başının dertte olduğu belliydi. Buna yardımcı olacak birini bulmak geldi aklıma. Ankara’da ressam tanıdıkları olan tek bir kişi tanıyordum, ona sordum, “bu devirde bir askere resim dersi verecek sanatçı bulamazsın” dedi.

Binbaşıyı bir de bir gerçek sanat galerisiyle tanıştırayım deyip birkaç gün sonra aldım, Çankaya taraflarındaki Urart galerisine götürdüm. Bir kadın ressamın büyük boy soyut resimleri sergileniyordu. Binbaşı yine burnunu resimlere yapıştırıp sorular yağdırmaya başladı, bir de yağlı boya dururken akrilik kullanmanın saçmalığı üzerine ufak bir nutuk attı. Galeriden çıkınca resimlerin kavramı, kompozisyonları hakkında ne düşündüğünü sordum, “siktirsinler, doğru düzgün resim yapmaktan aciz oldukları için böyle uydur kaydır işler yapıyorlar, ben sana resim nasıl olurmuş göstereceğim” dedi.

Ertesi sabah “öğlen yemeğine çıkmadan önce benim odaya gel” dedi. Saat on iki olunca kalkıp gittim. Astsubay da odadaydı. El ayak iyice çekilsin diye biraz bekledik. Sonra kapıyı kapadık, binbaşı büyük bir dosya çıkarıp masaya koydu, “birkaç kara kalem ve suluboya getirdim” dedi ve astsubayın “üff, bravo be, şuna bak” tezahüratları eşliğinde gururla, dolma gibi parmaklarından hiç umulmayacak bir özenle, birer birer göstermeye başladı: Mehmetçik siperde yatmış nişan alıyor, dört asker bir tepeye bayrak dikiyor, efe harmandalı oynuyor, top mermisi taşıyan köylü kadınlar, kağnılar…

Kışlaların, orduevlerinin duvarlarını, anıtları falan süsleyen bu en basmakalıp resimleri yapanlar da işlerinde bu derece tutkulu, saplantılı olabiliyorlarmış demek ki geçti aklımdan. Orada adamın şevkini kıracak değildim tabii, ardı ardına sıraladım: “hareketi çok güzel yakalıyorsunuz, oranlar mükemmel, ne güzel yerleştirmişsiniz, resim okullarında bunu dört yılda zor öğreniyorlar” gibisinden. Yanlış hatırlamıyorsam, Amerika’ya dönünce de Ankara’ya giden biriyle binbaşıma bir suluboya takımı alıp gönderdim.