Biraz da etrafa baksak…

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 27 Ekim 2013

Geçenlerde bir sabah metroda ayakta, tanımadıklarla omuz omuza yolculuğumu yaparken çok tuhaf bir incelik ve yumuşaklıkta, tek düze sürüp giden, şırıltı gibi bir kadın sesi başladı. Benim gibi çevremdeki (kulağında kulaklık olmayan) herkes de sesin kaynağını bulmak için bakındı ve gördük ki yan yana oturan orta yaşlarda iki ufak tefek kadından biri elindeki gazeteyi yüksek sesle okuyor, öteki de başını okuyanın omuzuna yatırmış dinliyor. Okuyanın sesinin farklılığı bir yana, o ortamda yüksek sesle okumaya karar vermiş olması da, okuduğunun gazete olması da, sayfada haber ya da ilan, önüne ne gelirse peş peşe okuyor olması da dikkat edilmeyecek gibi değildi. Aklıma dinleyenin gözlerinin görmüyor olabileceği geldi, inceledim, bir farklılık göremedim (yüzü de bana çok ilginç göründü: beyaz kâğıda kaş göz çizilmiş gibi kırışıksız, huzurlu bir yüz).

Yanımda duran ve arada bir birbirine “amma acayip, değil mi?” mimikleri yapan genç çiftin kadın olanı bana gülümseyip böyle durumlarda söylenen en basmakalıp sözü söyledi: “Only in New York!” “İyi de, dikkat ederseniz vagondakilerin yarısı olayın farkında bile değil, çünkü kulaklarına kulaklıklar tıkalı, gözleri de küçük ekranlara sabitlenmiş” dedim. Etrafa bakıp ilk kez fark ediyormuş gibi “ne kadar da haklısın” dediler, içimden bir (Türkçe) “yapmayın ya” çektim.

Teknoloji özürlü değilim (ekmeğimi teknolojiden yiyorum), neredeyse iki yıldır kitap, dergi, gazete, ne varsa tabletten okuyorum ama bu telefon ya da tablet izleyip dinleme işinin insan içine çıkınca yapılmasını benim aklım almıyor. Bir ara denedim, hayatı ıskaladığım duygusuna kapılıp panikledim, hemen vazgeçtim. Sokağa çıkıp kalabalıklara karıştığında rastlayabileceğin binbir ilginç olaya gözlerini kapatıp kulaklarını tıkamak niye? Yollarda, araçlarda, kafelerde, dükkânlarda karşına çıkan her biri ötekinden farklı insan yüzlerini, kılıklarını, davranışlarını incelemek, bu kadar hareketin, sağdan soldan yükselen seslerin birbiriyle örtüşmesini, biri kaybolurken ötekinin belirmesini izlemek varken burnunu ekranına gömüp Candy Crush oynamak niye? Fena halde azınlıkta bir açıdan baktığımın farkındayım ama yine de söylüyorum: Çevremde farkında olarak ya da olmayarak yaşam şölenini sürekli es geçen, kelimenin tam anlamıyla “içine kapanık” bireyler görüyorum ve onların hesabına gerçekten içim burkuluyor.

LGBT oyları lezbiyen adaya gitmedi

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 23 Ekim 2013

Halen sürmekte olan New York belediye başkanlığı seçimlerinde oldukça kayda değer bir gelişme oldu:

Birkaç hafta önce partilere kayıtlı seçmenler kendi partilerinden kimin aday olacağını oyladılar. Demokrat Parti adaylarından biri Christine Quinn adında bir kadındı. Quinn uzun zamandır belediye merkezli şehir siyasetinde yer almış, 2006’dan beri belediye başkanından sonraki en güçlü pozisyon sayılan Şehir Konseyi Sözcülüğü’nü yürüten, eşcinsel olduğunu gizlemeyen, bir kadınla nikâhlı bir kadın.

Adaylığını ilan ettiğinde ön plana çıkan Quinn’in eşcinsel kimliği oldu ve kendisi de bunu vurguladı. Eşcinsel nüfusun büyük ve etkili olduğu New York’ta ilk kez bir kadının, hem de eşcinsel bir kadının belediye başkanı seçilmesi çok cazip göründü ve Quinn kamuoyu yoklamalarında hemen birinci sıraya yerleşti.

QueersAgainst C QuinnAncak, bir süre sonra Quinn’in bugüne kadar eşcinseller için birtakım olumlu girişimleri olmasına karşın, temelde kariyerini ön planda tutan, adı yolsuzluklara bulaşmış tipik, statüko yanlısı bir siyasetçi olduğundan söz edilir oldu. Quinn bu suçlamaları kadın ve eşcinsel düşmanlığıyla açıkladıkça taraftarlarını yitirmeye başladı. Ve bir noktada New York LGBT örgütleri kimlik üzerinden siyaset yapılmasını kınadıklarını, Quinn’i de herhangi bir insan olarak değerlendirdiklerini ve bu kişinin yalnızca eşcinsellere değil, bütün azınlıklara hizmet edebilecek iyi bir belediye başkanı olamayacağına karar verdiklerini bildirdiler. Quinn aday belirleme seçimlerinde üçüncü sıraya düştü ve elendi: Eşcinsellerin en yoğun olduğu Chelsea bölgesinde bile en çok oyu toplayan aday olamamış, tek kadın aday olmasına karşın kadınların yalnızca yüzde on altısının oyunu alabilmiş.

Sonuçta, Demokrat Parti’nin adayı Bill de Blasio, Cumhuriyetçi Parti’ninki de Joe Lhota oldu, seçim tarihi de 5 Kasım. Demokrat adayın kazanmaması çok büyük sürpriz olur: Şehir on iki yıldır başkan olan, dünyanın en zengin adamlarından Michael Bloomberg’den ve Wall Street baronlarından epeyce usandı, sanırım de Blasio da bu havaya uygun popülist programlar vadettiği için öne çıktı. Ancak, kim kazanırsa kazansın, LGBT kesiminin Quinn konusundaki tavrı azınlıklar arasında yeni bir dayanışma havası yaratmış görünüyor ve New York’un başı çekmesiyle bu yaklaşımın tüm ülkeye yayılabileceğinden konuşuluyor.

Eylül ayı İstanbul anıları

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 6 Ekim 2013
  • İstanbul Bienali’nin yer aldığı mekânlardan biri de Galata Rum İlköğretim Okulu. Harikulâde bir okul binası. Sanırım bu binanın sergi için kullanılabilmesinin bir nedeni de şehirde okula gidecek Rum kalmamış olması. Binada buna dokunan bir sanat yapıtına rastlamadım.
  • Twitter’ın ne ölçüde yaygın olduğunu biliyorum ama sanat yapıtlarına bu derece yansıyabileceği aklıma gelmemişti: Bienal’de artistik nesnelerin üstüne yazılmış, ne manaya geldiği anlaşılmayan “manalı” vecizelerin bolluğuna şaşırdım.
  • Bir elinde üst üste koyduğu Marlboro sigara paketi, çakmak ve cep telefonu taşıyan genç erkeklerden hâlâ var.
  • Metroda genç bir kız kalkıp bana yer vermek istedi, ben de (gülümseyerek) “Çok teşekkür ederim ama lütfen moralimi bozmayın, henüz o kadar yaşlanmadım” dedim, utandı, yüzü kıpkırmızı oldu, geri oturup yere falan bakmaya başladı. Kulağına eğilip “espri yapıyorum yahu” diyeyim dedim ama işin daha da çapraşıklaşacağını düşünüp vazgeçtim, kendi kendime “gördüğün her metroyu New York sanma, dangalak” dedim.
  • Eğitim veren hastanelerdeki doktorların akademik unvan edinmekteki amaçları fiyat tarifesinde yukarılara tırmanmak gibi görünüyor: Hastaya bakan doçentse düz doktordan daha fazla, profesörse doçentten bayağı daha fazla ücret alıyor. Başka kaç ülkede böyle bir düzen vardır bilemiyorum.
  • Türkiyelilerin en sıradan muhabbetlerde bile parmak uçlarını birleştirdikleri sağ ellerini havaya kaldırıp “aslında” ya da “esasen”le başlayan izahî monologlara koyulma huyları aynen devam ediyor. Bir eleştiri karşısında “sanki sen…” çevirmesi de galiba hâlâ en tercih edilen savunma yöntemi.
  • Otomobil fiyatlarının Amerika’nın iki misli, benzinin de belki de dünyanın en pahalı benzini olmasına karşın, nasıl olup da bu kadar çok insanın araba edinip yollara düşebildiği soruma yine doğru düzgün bir yanıt alamadım.

Yare selam

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 25 Eylül 2013

İngilizcede benim çok “yararlı” bulduğum bir sözcük var: hokum. “Lokum” gibi okunuyor. “Hokus pokus” ve boş, sahte söz anlamındaki “bunkum” sözcüklerinin bileşiminden oluştuğu sanılıyor. Türkçede buna en yakın gelen sanırım “yutturmaca” ama hokum’un daha kapsamlı bir anlamı var: Neye işaret ettiği, neye karşılık geldiği belirsiz ama söyleyen kişinin kimliği, söyleyiş biçimi ve söylendiği ortam nedeniyle somut ve kesin anlamı varmış gibi duran sözcük. Sözlü olması şart değil, yazılı da olabilir. Bir araştıran olsa, biçimin içeriğe baskın çıktığı toplumlarda hokum’un daha yaygın olduğunu saptayabilir sanıyorum.

Örneğin (atıyorum), yakın arkadaşlar oturmuş sohbet ederken birisi “öncelikle kendimize inanmamız şart” gibi bir söz savursa büyük olasılıkla dalga geçilir. Ama aynı sözü bir siyasetçi bir meydanda haykırdığında çok anlamlı bir lâf ettiği düşünülüp alkışlanıyor. Söz gelimi, “tarih affetmez” gibi bir sözü eden bir Prof. Dr. olunca hikmetini sorgulayan olmuyor. Üne kavuşmuş bir müzisyen “ben sanatımla kendimi ifade ediyorum” dediğinde “böyle bir gereksinimin varsa bunu niye konuşarak yapmıyorsun?” diyen de olmuyor, “al şu çalgını eline de izah et bakalım nasıl oluyor bu iş” diyen de.

Örneğin (atmıyorum), bir gazete köşe yazarı “Şiir yalnızdır!” ya da “Yüksek devinimli ve küresel ölçekli bir demokrasi arayışı…” diye derin görünümlü cümleler kurabiliyor ve ne dendiğini kavrayamayanlar bunu kendi cehaletlerine verip susuyorlar. (Dünyanın her yerinde kullanılmaktan en canı çıkmış hokum’lar da ne anladığını yüz kişiye sorsan yüz ayrı yanıt alacağın “demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri çevresinde dolanıyor olabilir.) Amerika’da son yıllarda hokum kılıfı olarak bir de “ödül kazanmış” (award winning) etiketi yaygınlaştı: Kişinin ne ödülünü ne münasebetle aldığı hemen hiç sorgulanmadığından, atışlarda pratik destek olarak sıkça kullanılıyor.

Hokum’un Türkçede tam bir karşılığı yok ama panzehirini birçok konuda olduğu gibi halk deyişlerinde bulmak mümkün. Ben bunlardan birini İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan Türk arkadaşların hokum’a işaret etmekte kullanabilmeleri için çevirdim, yerinde kullanılırsa çok etkili olabiliyor: An aeroplane made of fart / Say hello to that sweetheart.

İnsansızlaşma sorunu

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 22 Eylül 2013

En azından ABD’de dijital iletişim teknolojisiyle balayı dönemi sona eriyor gibi. Artık insanların gözleri ve parmakları her an bir ekranda olmayacak demiyorum, bu günlük yaşantının vazgeçilemez bir parçası oldu: Telefon ya da tablete bakmadığımız zamanlarda ya bilgisayar ya da televizyon karşısında oluyoruz. Ancak, bu furyanın, adına “insansızlaşma” diyeceğim, kaçınılmaz bir yan etkisi var ve bunu hissetmeye başlıyoruz. Bu da (en azından New York’ta gözlemlediğim kadarıyla), başta sanat etkinlikleri olmak üzere, yepyeni toplumsal davranışlara yol açıyor.

New York’ta opera, bale, tiyatro, klasik konser, hattâ sinema gibi çok sayıda “pasif” izleyiciye yönelik, kalıplaşmış “seyirlik” sanatlardaki izleyici kaybı artık başedilemez boyutlara ulaşmış görünüyor. Bunların meraklısı yaşlı kuşaklar sayıca azalırken, genç kuşaklar da gitmiyor. Gençlerin meraksızlığında içeriklerin kuşkusuz ki payı var ama ben sorunun daha çok formattan kaynaklandığını düşünüyorum.

Teknolojiyi hakkıyla kullanan biri izlemek ya da dinlemek istediği hemen her şeyi internette bulabilirken, televizyon ekranları, ses sistemleri her geçen gün daha büyüyüp, daha kalitelileşip, daha ucuzlarken, neden kalkıp vakit ve para harcayarak bir toplu izleme mekânına gitsin? Artık bunu yapmasındaki başlıca neden sosyalleşmek, yani insansızlık sorununu çözmek, başka insanlarla gerçek anlamda birlikte olmayı istemek oluyor. Ancak, bir tiyatroda ya da sinemada yüzlerce kişiyle birlikte karanlıkta oturup bir noktaya bakmak bütün gün ekrana bakmış insanlara yetmiyor. O nedenledir ki eski usul, büyük çaplı sunumlar yerini az sayıda kişiye oynayan, izleyiciyle iletişim kuran “olaylara” bırakmaya başlıyor. Oyuncunun ya da müzisyenin ya da dansçının yüz metre ötedeki bir sahnede bir şeyler yapan bir figür olması yerine üç metre ilerde soluğunun, terinin, çabasının net olarak izlenebildiği dans stüdyosu, kabare, bar tiyatrosu gibi ortamlar çoğalıyor.

Büyük sunumlar düzenleyen eski kafalar daha fazla adam çekmek için sunumların çapını daha da büyütmeye, şatafatlılaştırmaya, sirkleştirmeye, yani daha da insansızlaştırmaya gayret ediyorlar, o da maliyeti, kimse gelmeyince de zararı daha da arttırıyor. Birkaç gün önce yetmiş yıllık New York City Opera’nın yıl sonuna kadar 20 milyon dolar bulamazsa hem bu sezonun geri kalanını hem de bir sonrakini iptal edeceğini okudum, bu yazıyı yazmak oradan geldi aklıma.Opera_Copenhagen_02

Yerinden kalkmayan yargıç

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 15 Eylül 2013

Türkiyeli okurların aklına pek sık takılmayan bir konu olduğunun farkındayım ama biraz değişiklik olsun diye yazıyorum:

Supreme_Court_USABD’de yargı hiyerarşisinin en tepesinde Supreme Court denen en yüksek mahkeme oturur. Bir davanın (eğer ulaşabilirse) bundan öte gidecek yeri yoktur, en son sözü bu mahkeme söyler.

Bu mahkemenin biri başkan olmak üzere dokuz üyesi bulunur. Bu üyeler ABD Başkanı tarafından seçilir ve Senato’nun onayından geçer. Üyelik (her nedense) ömür boyudur, koltuk ancak bir üye kendini emekli ettiği ya da vefat ettiği zaman boşalır.

Mantıken en tarafsız olması gereken bu mahkeme gerçekte bazen matraklaşacak ölçüde taraflıdır, çünkü her ABD Başkanı kendi görüşüne yakın yargıç seçer. Şu andaki mahkemenin başındaki John Roberts, W. Bush tarafından seçildi ve muhafazakârlıkla ılımlılık arasında gidip geliyor. Geriye kalan sekiz kişiden dördü (hepsi erkek) Cumhuriyetçi başkanlar tarafından seçilmiş muhafazakârlardan, dördü de (üçü kadın) Demokrat başkanlar tarafından seçilmiş liberaller ve ılımlılardan oluşuyor. İdeolojik boyutlu davalarda kimse çizgisinden çıkmıyor (kırk yılda bir çıkan olunca da sürpriz sayılıyor), sonuç gidip gidip mahkeme başkanının hangi tarafı tutacağına dayanıyor. Yani, bu türden davalarda kararı başkan Roberts veriyor denebilir.

ABD’de Başkanlık seçimleri yaklaştığında gözler hemen Supreme Court’ta kim ıskartaya çıkmak üzere diye bakınmaya başlar. Şu anda Reagan tarafından seçilmiş 77 yaşında iki muhafazakâr üye var. Bunlar Obama dönemini de çıkaracak görünüyorlar ama bir sonraki dönemin sonunu bulmaları zor. Şu andaki en yaşlı üye de 80’indeki, epeyce de bir hastalık geçirmiş olan liberal yargıç Ruth Bader Ginsburg.

Gelecek seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa Ginsburg’dan boşalacak koltuğa bir muhafazakâr seçilecek ve mahkeme iyice sağa kayacak. Bu endişeyle Demokratlar Ginsburg’un hazır Obama baştayken kendini emekli edip yerini genç bir liberale bırakmasını istiyorlar ama kadıncağız her seferinde (bana bazen bunama belirtileriymiş gibi gelen) farklı bir bahane ileri sürüp bir türlü yerinden kalkmıyor. Özetle, Ginsburg 2016’daki seçimlere kadar oturmakta direnirse ve seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa yargı muhafazakârlaşacak, bu da ABD’nin yanısıra dünyayı da bayağı etkileyebilecek bir sonuç olacak.

New York’un cazibesi

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 8 Eylül 2013

New York şehrinin beş bölgesinden yüzölçümü en büyük olanı Queens: 283 kilometrekare. 8,5 milyon toplam nüfusun yaklaşık 2,2 milyonu orada yaşıyor.  Onun ardından Brooklyn geliyor: 183 kilometrekarede 2,5 milyon kişi var. Merkezi oluşturan Manhattan adası beş bölgenin en küçüğü (59 kilometrekarecik) ama üzerinde neredeyse 1,7 milyon insan yaşıyor (bir de yılda 50 milyon kadar gezip görmeye gelen var). Manhattan ABD’nin en yoğun yerleşim merkezi: kilometrekareye düşen kişi sayısı 26 binden fazla. Ve, malûm, dört yanı su olduğu için binalar yana değil, göğü delecek biçimde, yukarı doğru gelişmiş.

photo-1Manhattan adası çok yüksek binaların dikilmesini mümkün kılan güçlü bir kaya. Bunun dışında buradan ne su çıkar, ne petrol, ne gaz, ne de yiyecek. Bunların hepsi dışarıdan gelir. Şimdilerde tabii ki çevreyi kuşatan nehirlerin altı tünel, boru ve kablo, üstü de köprü dolu ama bütün taşımanın su taşıtlarıyla yapıldığı eski dönemlerde bile Manhattan’ın en gözde bölge olması hiç akıl kârı gibi durmuyor.

photo-2Burunlarının dibindeki Brooklyn, Queens, New Jersey dururken niye herkes bu taşıma suyla dönen değirmene heves etmiş? Bir nedeni, korunmalı olması imiş. Sonradan adam sayısı arttıkça hareketlilik ve çeşitlilik de artmış, hareket ve çeşit daha da fazla adam çekmiş, vb. Ama başka bir nedeni de galiba hiç olmayacak bir konumda matrak, çocuksu, komünal bir oyuna katılmanın cazibesi.

photo-3Başka ülkelerden gelenler kadar Amerika’nın diğer bölgelerinden ziyaretçiler de bu şehirde, özellikle de Manhattan’da çoğumuzun ayda üç-dört bin dolar kira ödeyip, genellikle başka biriyle paylaşıp oturduğumuz tek ya da iki oda dairelerin küçüklüğüne, derme çatmalığına, döküntülüğüne apışıp kalırlar (zengin muhitlerinden söz etmiyorum). Altyapı genelde rezalettir: Borular patlar, damlar akar, kaloriferler bozulur. Şehirden yirmi kilometre açılsan aynı paraya ne evler, ne bahçeler tutabilirsin ama onun yerine bu kadar insan üst kattakilerin tepişme sesleri, bitişiktekinin yemek kokusuyla cebelleşmeyi, farelere karşı delikleri tıkayıp böcekleri ilaçlamayı, küçücük odada altına çalışma masasını, üstüne şiltesini koyduğu ahşap platformlar kurmayı ve penceresinin önünde özene bezene bir saksı domates yetiştirmeyi yeğliyor. Ama hasat vakti gelip de domatesleri tattırmak üzere tek göz evde yirmi kişiye bir “domates partisi” vermenin keyfi bambaşka oluyor.

Sinema Makinistlerine Saygılarımla

projektorBir deftere epeyce bir zaman önce “Türkiye Cumhuriyeti’nde kitlesel hakarete maruz kalan kişilerin başında başbakanlar, ardından futbol hakemleri, üçüncü sırada da sinema makinistleri gelir” diye bir not yazmışım, geçenlerde elime geçti. Bu cümleyi görünce yeni teknolojiler nedeniyle makinistliğin, yani eski usul sinema projeksiyon operatörlüğünün bambaşka bir taraflara kaydığı, onlarca yıl cefamızı çekmiş makinistlerin unutulup gittiği geldi aklıma. Türkçe dilinde bu insanlarla ilgili yazılıp çizilmiş ne var diye internette bakındım, çok az şey görebildim. Bu yazıyı bu konuda çok bir şey bildiğimden değil, yalnızca son derece zahmetli ve epeyce de tuhaf ve düşündürücü bulduğum bu mesleğin emektarlarını hatırlatmak için yazıyorum.

Onlu yaşlarımı geçirdiğim Tarsus’taki beş-altı sinema içinde en “nezih” sayılanı, adı üstünde, Aile Sineması idi. Bayağı küçük ama temiz ve düzgün salondaki koltuklar küçük tabelalarla belirtilen üç bölgeye ayrılırdı: BEKAR, AİLE, BEKAR AİLE. “Bekar” kadınsız erkekler, “aile” bildiğimiz kadınlı erkekli aileler, “bekar aile” de yanında erkek olmayan kadınlar anlamına geliyordu. Bir öğleden sonra sinemaya gelmiş iki genç kıza yanında çoluk çocuğu oturan bir adamın bile karanlıkta sarkıntılık etme olasılığını sıfırlayan bir çözüm. Yanında erkek çocukla gelmiş kadınların aile bölümüne mi yoksa bekar aile bölümüne mi oturması gerektiği konusunda yer göstericiyle tartıştıklarını da hatırlıyorum.

taylor-birdsBu son derece “duyarlı” Aile Sineması’nda bir cumartesi öğleden sonra bir arkadaşla Hitchcock’un Kuşlar filmini izliyordum. Filmin en gerilimli noktalarından birinde başroldeki Rod Taylor kuşların evin içine girip girmediğini kontrol etmek için sessizce, yavaş yavaş merdivenlerden çıkıp evi kolaçan etmeye başladı. Adam bir katı bitirip ötekine yönelirken balkondan makinistin sesi duyuldu: “hamile hanımlar varsa bakmasın, çok korkulu bir sahne geliyor.”

Birçok kişinin buna benzer anıları olabileceğini düşünüp kısa bir süre önce arkadaşlara ve üyesi olduğum sosyal medya gruplarına bir duyuru gönderdim, hazırlamakta olduğum bu yazıdan söz ettim ve sinema makinistleriyle ilgili ilginç anıları olanlar varsa bana yazsın dedim. Kimseden belirli bir anı gelmedi (herhalde benim radarlarım ötekilerinkinden daha farklı yönlere ayarlıymış) ama birkaç arkadaş “makinist” denince aklına ne geldiğini yazdı.

Hepimizin hatırladığı temelde şu: 1960’lar ve 70’lerde Anadolu sinemalarındaki gösterimlerde çok sık ya bir “teknik arıza” olur ya da elektrik kesilirdi. Ve bu durumlarda hemen ıslıklar ve “hoop makinist, uyuma” ya da “seees” bağırtıları başlardı. Arıza devam ederse bu bağırtılar tempolu “ma-ki-nist, ma-ki-nist”e, o da giderek “ib-ne ma-ki-nist”e dönüşürdü (bir arkadaş büyük şehirlerin büyük sinemalarında o terbiyesizliğin edilmediğini söyledi). Sorun elektrik kesintisiyse makinist hemen odasından çıkıp “elektrik kesildi” diye bağırıp duyurmaya ve milletin azmasını önlemeye gayret ederdi.

Arızalar dışında makinist bir de “makası” nedeniyle tepki alırdı. Ailelerin de gittiği sinemaların patronları makinistlerden “uygunsuz” sahneleri (yani, temelde, öpüşmeleri) makaslamasını isterdi; bu da, özellikle makas kesintinin farkedilebileceği bir yerden atılmışsa, yine ıslıklar ve yuhalamalarla protesto edilirdi.

*  *  *

Tiyatro da, sinema da belirli uzunluklarda zaman dilimleri sunan sanatlar. Tiyatroda izlediklerimiz etten kemikten insanlar oluyor ve zamanı onların kontrolüne bırakıyoruz, çok büyük bir falso ya da aksama olmazsa sesimizi çıkarmadan oturup izliyoruz. İzlediğimiz tiyatro oyununu çok sıkıcı bulduğumuzda ayağa fırlayıp “yeter be, çok sıktınız” diye bağırmak isteyebiliriz ama hem sahnedekilere hem de diğer izleyicilere ayıp olmasın diye yapmıyoruz. Yapacak olursak da yer göstericiler bizi kaldırıp kapının önüne bırakıyorlar.

Bir sinema yapıtı da belirli bir süreden oluşuyor ama bu süreyi film karelerinin ardı ardına gözümüzün önünden geçmesi oluşturuyor. Başka bir deyişle, film, tiyatro yanılsaması yaratıyor ve biz bunun böyle olduğunu, sanal bir tiyatro izlediğimizi bilerek izliyoruz. Sinema salonundaki koltuğa ya da evimizdeki ekranın karşısına “kandırılmak” üzere oturuyoruz. Filmleri artık evlerimizde izleyebilmemiz ve istediğimiz zaman durdurmamız, yeniden başlatmamız, geri ya da ileri almamız mümkün. Ama, malum, sinema salonu gibi kitlesel izleme ortamlarında “şu filmi bir durdurun da tuvalete gidip geleyim” olmuyor. Sürece dahil olan herkesin üzerinde uzlaştığı bir protokol var: süreyi bütünüyle kesintisiz biçimde film belirleyecek ve izleyici bireyler oturup birbirlerini rahatsız etmeden, sessizce izleyecekler. Filmi yapan da, finanse eden de, sinema işletmesi de, izleyici de bütün düzenini bu belirli uzunluktaki yanılsamanın kesintisiz bir biçimde sunumuna göre ayarlıyor. Ve filmin gösteriminin yanısıra bu kesintisizlik kuralının uygulanması ve sorumluluğu da gidip gidip “sinema makinisti” denen adamcağızın sırtına yükleniyor.

Çocukluk ve gençliğimde sinema makinistliği bana hem tuhaf hem de oldukça adaletsiz bir iş dalı olarak görünürdü. Makinistin işi kandırmaca esaslı bir eğlence türünün, sinema deneyiminin gerçekleşmesini sağlamaktı. Yani, altı üstü üç-beş kuruş para ödenip gelinen, “olsa iyi olur, olmasa bir zararı olmaz” bir etkinlikten söz ediyoruz: altı üstü sinema. Ama bir salonda, aynı koşullarda toplanan ve kesintisizlik beklentisini paylaşan izleyici (karşısında tiyatrodaki gibi “canlı” bir muhatap olmaması nedeniyle de) hemen kitleleşiverirdi ve beklentilerinin karşılanması konusunda saldırganlaşacak kadar ciddileşirdi. Bu kitlelerin taleplerini ve hışmını yönelttiği kişi de, işte, arkadaki odada oturduğu bilinen tek bir insan, yani makinist olurdu. Bu meslek dalına “adaletsiz” dememin nedeni bu orantısızlık.

WaitUntilDarkÖyle ki, yine yukarda sözünü ettiğim Aile Sineması’nda Karanlığa Kadar Bekle’yi (Wait Until Dark) izliyordum. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama filmde kör bir kadın (Audrey Hepburn) evine girmiş kötü adamla mücadele ediyordu ve en gerilimli noktada adam kadını yakalamaya, kadın da evdeki ampulleri birer birer kırıp adamı karanlıkta bırakmaya uğraşıyordu. Tabii ki ampuller söndükçe ev, dolayısıyla da sinema perdesi biraz daha kararıyordu. Bir noktada son ampul de sönüp perde bütünüyle kararınca hiç unutamayacağım bir şey oldu, seyirci ıslık ve “makinist uyuma” bağırtısına başladı, makinist de yukardaki odasından çıkıp “kesin be, film icabı öyle, arıza yok, birazdan aydınlanacak” diye azarladı seyirciyi.

steigerBu yazdıklarımı okuyan, sözünü ettiğim dönemleri bilemeyecek yaştaki kişiler sinemalarda makinistle izleyiciler arasında neredeyse “interaktif” bir ilişki olduğunu düşünebilirler. Bu az çok doğrudur. Örneğin, arkadaşlarla İzmir’de, Karşıyaka’daki bir açık hava sinemasında Çavuş (The Sergeant) filmini izlediğimizi hatırlıyorum. Filmin ortalarında birden sinemanın tepe ışıkları yanıp sönmeye başlamıştı, ne oluyor demeye kalmadan filmin başrolündeki Rod Steiger bir kapıdan girmiş ve “kim yakıp duruyor bu ışıkları?” gibisinden bir şey söylemişti, izleyiciler dönüp makinisti alkışlamışlardı.

*   *   *

1980’lere, hatta paraya sıkışık ülkelerde 90’lara kadar makinistin izleyici kitlesinin beklentilerini karşılamakta kullandığı araç gereç, aksaklık çıkarması, yani kesinti yaratması neredeyse garantili bir teknolojinin ürünüydü. Eski sinema projeksiyon makinelerini, özellikle de Anadolu’da kullanılan ikinci, üçüncü el olanları kullanabilmek bayağı bir hüner ve deneyim gerektiriyordu. Aletlerin tasarımındaki karmaşıklığın ve her an bir yerinin aksamasının yanısıra gözetilmesi gereken daha birçok öge vardı. Örneğin, eski filmlerin bir anda alev alıverdiği bilinirdi (selüloz nitrattan yapılırmış). Sonradan tutuşmak yerine yalnızca eriyen selüloz triasetata geçilmiş, daha sonraları da yanmaz ve sağlam polyestere. Projektörlerin ışık olarak çok uzun zaman “karbon ark lambası” kullanması nedeniyle (Türkiye’de “kömürlü sistem” derlerdi), en küçük bir aksamada film yanıverirdi (sinemalarda “kumanda” odalarında yangın çıkması da bildik bir olaydı).

Film yanmanın yanısıra çok sık da kopardı ve makinistin makineyi durdurup iki ucu asetonla birbirine yapıştırması, biraz geri sarması ve aleti tekrar çalıştırması gerekirdi (ve aynı noktadan tekrar kopuvermesi de alışıldık bir durumdu). Bunların ötesinde bir de ses ve görüntü senkronu sorunu vardı: özellikle Türk filmlerinde ses birden görüntünün birkaç saniye önünden ya da arkasından gitmeye başlardı. Bütün bu nedenlerden makinistin sürekli aletin başında durması ve arızayı en çabuk tarafından giderebilmesi gerekirdi.

Bu da “ses”le ilgili bir anı:

Tarsus’taki sinemaların en kötüsü arka taraflardaki Saray Sineması idi: ikinci, üçüncü kalite siyah-beyaz filmler gösterirdi ve ahırdan bozma olduğu için hâlâ tezek koktuğu söylenirdi, bizim çevreden hiç giden olmazdı. Bir yaz tatilinde Tarsus’ta babamla kalmıştım. Bir gün sokakta Saray Sineması’nın panosunda bir de baktım ki Ingmar Bergman’ın Sessizlik filmi oynuyor. Koşup babama bu filmin ne kadar ünlü olduğunu, bu sinemaya herhalde kazara düştüğünü, kaçırmamamız gerektiğini anlattım, akşam da adamcağızı çeke çeke götürdüm.

silenceTarsus yazının dayanılmaz sıcağında kapalı salona girdik. Gerçekten de hayvan pisliği kokusu vardı. En ilginç olan da projeksiyon makinesinin bir odada değil, salonun tam ortasında, açıkta duruyor olmasıydı. Makinisti de yanıbaşında. Ve Sessizlik filmini kulağımızın dibinde nerdeyse lokomotif gürültüsüyle çalışan bu makineden izledik. Çok farklı beklentilerle gelmiş az sayıdaki Saray Sineması seyircisi de, bana yan gözle ters ters bakan “avantürye” Amerikan filmi düşkünü babam da filme akıl erdiremedi. Bir süre sonra birisi makiniste “lan oğlum şunun sesini açsana” diye bağırdı, makinist de “ses açık abi, filmin kendinde doğru düzgün ses yok” diye cevap verdi, başka birileri “ya Sessizlik diye filme gelmişsin, ses niye yok diyorsun” gibisinden espriler yaptı, az sonra da ben, peder ve makinist dışındaki hemen herkes kalkıp söylene söylene çıktı sinemadan.

*   *   *

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de sinema makinistliği usta-çırak ilişkisiyle edinilen bir meslekti. Bu işi yapanlar ya sinemada temizlikçi, gazozcu, yer gösterici olarak işe başlayıp elinin yatkın olduğu anlaşılınca makinistin çırak edindiği ya da otomobil, radyo tamirciliği gibi mesleklerden geçiş yapmış kişiler olurdu. Tarsus’tan hep sürekli koşuşturan, asabi ve pislik yapan izleyiciye her an girişmeye hazır, hafif bitirim adamlar kalmış aklımda. Son bir anı daha:

Yine epeyce sıcak bir gece Tarsus’ta birkaç arkadaşla bir binanın terasındaki yerli film gösteren açık hava sinemasına gitmiştim. Sanırım bir yazlığına açılmış, sezonluk bir girişimdi: arkaya derme çatma bir projeksiyon odası yapmışlardı, perde bitişik binanın beyaza boyanmış yan duvarıydı, iskemleler de bildik ucuz kahve iskemleleri.

İkinci film, bitimine 10-15 dakika kala, yani en heyecanlı yerinde koptu. Makinist tepe ışıklarını yakıp tamire koyuldu ama iş uzadıkça uzadı, izleyiciler arasındaki aileler kalkıp gittiler, geriye kalan bekar erkek takımı da giderek kudurmaya, makiniste hakaretler giderek iskemleleri devirmeye, yumruklaşmalara falan dönüşmeye başladı. Bir noktada terden sırılsıklam olmuş, perişan haldeki makinist bir nara atarak odasından fırladı, seyircinin ortasına gelip bir iskemleye çıktı, nefes nefese “iki saattir uğraşıyorum, tamir olmuyor işte, canımı mı alacaksınız lan?” diye bağırınca millet sus pus oldu. Ondan sonra “dinleyin bakayım” deyip başladı filmin geriye kalanını tane tane anlatmaya, izleyici de efendi gibi dinledi, hatta “peki kızın babasına ne oluyor?” gibisinden sorular bile sordu, sonra da çıkıp gittik.

*   *   *

paradisoEğer İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin çok ünlenen Cinema Paradiso adlı filmini (1988) izlediyseniz, burada yazdığım hemen her şeyden o filmde de söz edildiğini anımsarsınız. Film 1950’lerin Sicilya’sında geçer, ben 1960’lar ve 70’lerin Tarsus’undan söz ediyorum. Herhalde dünya üzerindeki her toplum belirli bir döneminde bu teknolojiyi ve onun uzantısı olan ritüelleri ve absürdlükleri az çok aynı biçimde yaşadı ve bitirdi. Cinema Paradiso’yu görmeyenlere, özellikle de gençlere izlemelerini çok tavsiye ederim: biraz melodramatik olsa da hoş bir filmdir ve sinema makinistliğini bu derecede kapsamlı ele alan tek yapıt da bildiğim kadarıyla odur.

___________________________

Yukardaki yazıyı okuyan arkadaşım Suat Baykul sözünü ettiğim Tarsus’taki Aile Sineması binasının hala ayakta olduğunu bildirdi ve aşağıdaki iki “akıl almaz” fotoğrafı gönderdi.

Aile_1Aile_2

“AVM gibi kadın” deniyor mu?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 1 Eylül 2013

“Apartman gibi kadın.” 1960’larda Güney’de babam ve arkadaşlarının kullandığı bir beğeni ifadesiydi bu. Boylu poslu (hattâ bir parça toplu), takılı, yapılı hanımlar için kullanırlardı. (Bunun bir önceki versiyonu da “hökümet gibi kadın”dı sanıyorum.) Bu sözü beton bir binayı “güzel” saymalarına değil ama böylesine uçuk bir benzetme yapıyor olmalarına bıyık altından gülerek söylerlerdi. (Siyaseten sakat bir bakışın ürünü tabii ki, ama kırk-elli yıl öncesinin Güney’inden söz ediyoruz.)

Nüfus artışı, göç, kentleşme ve beton teknolojisindeki gelişmeler nedeniyle konutlar dikine çıkmaya başlamıştı. Taşralı orta sınıfın sınıf atlama kavramının başında babadan kalma tek katlı evi ya da yeni aldığı arsayı müteahhide verip apartman diktirmek, karşılığında birkaç daire alıp birine yerleşmek, ötekilerden de kira toplamaktı. Emireri gibi kullanılan kapıcının yanısıra bir de asansör olursa tadına doyum olmazdı.

Bir apartmanın başarı simgesi olmasına, hattâ daha rahat bir yaşantı sağladığına itirazım yoktu ama (herhalde o yıllarda yabancı kültürlerle tanışmaya başladığımdan) beş-on katlı bir beton binanın “güzel” görülmesini tuhaf bulurdum. Ama ağzımla kuş tutsam babama bahçe içindeki iki katlı bir evin çok daha güzel olduğunu anlatıp kabul ettirebilmem olanaksızdı. Tabii bu bir haklılık-haksızlık konusu değil: estetiğin işlev ve koşulların peşinden gittiğini, göreceli olduğunu biliyoruz “iPhone gibi kız/oğlan” deniyor mu bilmiyorum ama bugün bu metal ve cam karışımı dikdörtgen nesnenin benzerlerinden daha “elegan” olup olmadığını tartışabiliyoruz, örneğin.

“Güzel” bulunanın yeni koşullarla birlikte değişmesi çok doğal. Doğal olmayan, yönetimi (hâlâ) elinde tutan kesimin babamın kırk yıl önceki estetiğini az bir farkla sürdürüyor olması: Apartman büyümüş, AVM, gökdelen ve rezidans olmuş görünüyor. İşin acıklı tarafı da bu “şahane” yapıları iftiharla diken ve “güzel” bulan kişilerin babam gibi kendiyle bir parça matrak geçerek “rezidans gibi kadın” gibisinden bir söz düşünemeyecek ve edemeyecek kadar dar bakışlı ve mizah duygusundan yoksun olması. (Sene de oldu 2013.)

Kargalara methiye

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 28 Ağustos 2013

Çocukluğumda, fırtınalı bir havada anneannem bahçede ağaçtan düşmüş bir karga yavrusu görmüş, yerden alıp bir kenara koyayım derken karga sürüsünün saldırısına uğramıştı. Saçını didik didik etmişler, elini yüzünü gagalamışlardı zavallının. O günden beridir çok saygı duyarım kargalara ve merak ederim bu çalışkan, dayanıklı, birbirine karşı sorumluluk duygusu gelişmiş, zeki hayvanları aşağılamadan konu edinen bir sanat yapıtı niye yoktur diye. Özellikle de şu ünlü mü ünlü Kuğunun Ölümü balesine her rastlayışımda aklıma takılır bu.

Kuğunun Ölümü, Mihail Fokin’in 1905’te dansçı Anna Pavlova için yarattığı kısa bir solo (YouTube’da The Dying Swan diye bakarsanız, Pavlova da dahil, birçok balerin tarafından icrasını izleyebilirsiniz). Olay kurgusu çok basit: Yanık bir viyolonsel solosu eşliğinde kuğunun çırpına çırpına ölüşünün temsili. Bunun kayda değer tarafı nedir? Şudur: Ölen karga, saksağan, güvercin değil, kuğu. Neden kuğu? Çünkü güzel ve zarif sayılan bir yaratık, hareketleri ağır, boynu ince ve uzun, rengi kar beyazı (zenci değil). Magazin basınında sık rastladığımız, başına bir felaket gelmiş bir kadın haber edilirken “genç ve güzel” sıfatlarının yapıştırılmasıyla aynı mantık (çirkin ya da yaşlı olsa felaketi haketmiş sayılacak: “Gebersin gitsin, kime ne?”) Tabii ki kuğuyu bir balerin oynuyor, sanki bütün kuğular dişiymiş gibi.

Kuğunun kargadan üstün sayılmasında yaşantı biçiminin de payı olabilir: Genç yaşta evlenen çiftler ömür boyu ayrılmadan, durgun sularda süzülerek sakin bir hayat sürüyorlar. Gıdaları da bitkisel, et yemiyorlar. Kargaların bitip tükenmez enerjisinden, koşuşturmasından, sürekli nereden ne koparabileceğini hesaplamasından, işbölümünden, renkli şehir yaşantısından eser yok kuğularda. Ama insanlar istedikleri an pencerelerinin önüne bir iskemle çekip son derece hareketli ve ilginç karga tiyatrosunu izleyebilecekken kalkıp suyun üzerinde öylesine dolanan sıkıcı birkaç kuğu görmek için göllere, parklara gidiyorlar. Çünkü “kuğu güzeldir ve izlenir, karga çirkindir ve izlenmez” diye zırva bir kural çakılmış zihinlere.

Epeyce kabaca da olsa çağdaş sanatların klasiklere olan itirazını özetleyivermiş oldum sanıyorum.

İngilizceleşme üzerine

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 21 Ağustos 2013

Özellikle şimdilerde yetmiş üstü yaşlara ulaşmış olan sol eğilimli akademisyen ve entellektüeller arasında bir zamanlar çok yaygındı: Öztürkçe sözcük kullanmanın yanısıra İngilizce sözcük kullanmamaya, Türkçesi olmayan bir sözcük ise de yabancı dildeki okunuşuyla değil, Türkçe okunuşuyla söylemeye özen gösterirlerdi.

Ben bu kişilerin özellikle New York’u ziyaret edenlerine, hattâ burada okumakta, çalışmakta olanlarına hayret ederdim. Örneğin, Village denen bir semt var, bunlar ısrarla “köy” derlerdi. Türkler arasında konuşulurken Little Italy, China Town, UN Plaza, Central Park gibi yerler “Küçük İtalya,” “Çin Köyü,” “Birleşmiş Milletler Meydanı,” “Santral Park” olarak anılırdı. Bronx’a Amerikalılar gibi “branks”, Manhattan’a “menhetın”, New York’a “nüu york” demek sanki özentilik, yozlaşmışlık belirtisi oluyordu; “bronks,” “manhatan,” “nev york” denmesi gerekiyordu. İyi İngilizce bilmelerine rağmen Türklerle konuştuklarında ağızlarından kazara İngilizce bir laf kaçsa (aralarında her nasıl bir baskı geliştirmişlerse) utanırlardı.

Son yıllarda Türkiye’yi ziyaret ettiğimde gidip bu tanıdıkların kapılarını çalıp tabelaları, reklamları, dergileri falan gösterip “hayrola?” demek geliyor içimden. “Bomonti’deki üzerinde kocaman Ant Hill yazan kulelere gâvurlar gibi ‘ent hiıl’ mı diyorsunuz, yoksa şoför arkadaşlar gibi ‘antil’ mi” diye sormak istiyorum. Torunlara “şoping” yerine “alışveriş” dedirtmekte ısrar ediyor olabilirler ama Capacity, City’s, Metrocity, World Atlantis, Carousel konularında ne yapıyorlar acaba? Maslak + Manhattan kırmasına “Mashettın” diyeni azarlayıp “özentilik yapma, mashatan de” mi diyorlar? My Towerland ya da My Roseland gibi bir yerde “rezidans” imkânı çıksa kabul ederler mi? Sunset Grill & Bar’da yemek yiyorlar mı? Merak ediyorum, dört bir yanı böyle görmemiş İngilizcesi sarmasında bu kesimlere tepkinin de bir payı oldu mu acaba?

Karşılaştırmacı turistler

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 18 Ağustos 2013

Başka milletler n’apıyor pek bilmiyorum ama New York’u ziyaret eden Türklerin galiba artık genelleyebileceğim bir huyu var: Sanki New York’u İstanbul’la karşılaştırmak ve buranın hiç de öyle söylendiği kadar olmadığını tesbit etmek üzere gelmiş gibi iniyorlar uçaktan. “A bu bizde de var” ya da “bu muymuş?” dillerinden düşmüyor. Karşılaştırmalı turizm yapıyorlar. Bunları ağırlayan, buraya yerleşmiş ve içini sürekli “acaba yanlış mı yaptım memleketi bırakıp buralara gelmekle?” kurdu kemiren kişiler de “ama bak, şunu sizin orda bulamazsın” tribine giriyorlar. Zorlanır gibi olduklarında da “burada sucuk da var pastırma da, isterseniz lâhmacuna bile gidebiliriz” savunması başlıyor. Sanki birinin amacı memlekette kalmış olmasının, ötekininki de çıkmış olmasının isabetliliğini kanıtlamak.

Ben bu konuda epeyce bir vurdumduymaz oldum. Bir durum hariç: Metroya indirdiğimde “bu ne döküntü, pis, gürültülü bir şey, İstanbul’a gelsinler de metro görsünler” lâfını duyunca cinimi kontrol edemiyorum.

Müstakbel New York ziyaretçilerinin bilgisine: Bu şehrin metrosunun yapımına 110 (yüz on) yıl önce başlanmış. Yani, bu kadar tünel, kazma kürekle ve bir yığın adamın kanıyla, canıyla açılmış. Arada bir orası burası restore olur ama ana iskelet hâlâ 1930’lara kadar yapılmış olandır. 468 adet istasyon bulunmaktadır. New York şehri metrosundaki rayları alıp uç uca koyarsanız İstanbul’dan Ankara’ya kadar gider, geri gelir, Edirne doğrultusunda biraz daha devam edebilirsiniz. Toplam ray uzunluğu 1,055 kilometredir. 6,300 adet vagon hafta içi bir günde ortalama 5,4 milyon kişi, yılda 1,7 milyar kişi taşır. Bu nedenlerden de trenler biraz hoplaya zıplaya gider, gürültülüdür, istasyonlar kokar, dikkatli bakarsanız rayların arasında takılan, kendine güveni tam, New Yorklu lağım fareleri de görürsünüz. Yani, olacak o kadar demek istiyorum. Yine de, metro son yirmi yılda o kadar çok tamir ve temizlik gördü ki, eski hâlini bilenlere artık İstanbul metrosu gibi görünüyor.

Yoğurt yazısı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 11 Ağustos 2013

Türkiye’de büyümüş biri olarak otuz yıl kadar önce New York’a geldiğimde kısa zamanda kendi yoğurdumu kendim yapmaya karar vermiştim ama beceremedim. Çünkü, marketten alınabilecek tek bir cins yoğurt vardı, markası sanırım Dannon idi ve hiç iyi değildi. Amerikan mutfağında yoğurdun yeri çok dardı (onun yerine ekşi krema kullanırlardı) ve oturup tek başına yoğurt yemek diye bir âdet gelişmemişti. Sonradan daha Avrupai havalarda Yoplait denen marka türedi, meyveli yoğurt kavramını da yanılmıyorsam onlar yaygınlaştırdı.

Sağlıklı yiyecek furyasıyla birlikte yoğurdun pazarı da büyümeye başlayınca Avrupa’dan Fage adında bir şirket, kutusunda “Total – Yunan yoğurdu” yazan bir yoğurt sundu piyasaya. Bu yoğurdun farkı süzme, krema kıvamında ve sade yenilebilecek tatta oluşuydu ve doğal yiyeceğe meraklı, okumuş kentliler arasında tutuldu. Kutuya yazılan “Yunan” sözcüğü belirli bir yoğurt tipini betimlemekte kullanılan bir sıfat olarak yerleşti.

Bundan üç-beş yıl önce çevremdekilerin Chobani diye yeni bir marka “Yunan yoğurdu” yemeye başladığını farkettim. Meraklanıp sorunca bunun diğerlerinden çok daha üstün olduğunu söylediler, ben de denedim ve hak verdim. Şimdi dört bir yanı Chobani sarmış durumda ve Dannon’u bile geçerek piyasada ikinci sıraya yükselmiş. Bu yoğurdu geliştirip şirketi kuran kişi Doğu Anadolulu bir göçmen, Hamdi Ulukaya imiş. Keyifli, hoş bir insan olduğunu duyuyorum, kafasının da çok işlek olduğu belli, tanışıp muhabbet etmek isterdim.

Birkaç gün önce Türkiye’den Maliye Bakanı’nın Hamdi Bey’i arayıp tebrik ettiği haber oldu Türk gazetelerinde (bunun kişisel mi yoksa resmî bir arama mı olduğunu yazmamışlar). Merak edip okuyucu yorumlarına baktım: gördüklerimin hepsi (çok kötü Türkçeyle) öfke ve nefret ifadesinden oluşuyor. Ana temayı Türkiye’den çıkma birinin yoğurduna “Yunan” diyerek vatanına ihanet etmesi oluşturuyor; çünkü, malûm, bir Türk ABD’de yerleşip bir şirket kurduğunda, Türk’ün dünyaya bedel olduğunu kanıtlamak üzere kurmak zorundadır. Varlığını Türk varlığına armağan etmemiş bu şahsı tebrik ederek Bakan da yoğurdu Yunan’a mal etmiş, vatanına ihanet etmiş oluyor. Türklüğe fayda yerine zararı olan bu kişiyi bırakalım Yunanlılar tebrik etsin. Ayrıca, bu kadar kısa sürede elde edilen böyle bir başarının altında kim bilir ne filmler çevriliyordur. (Bu arada sene de oldu 2013.)

Amerika’da dürüstlük dağılımı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 4 Ağustos 2013

Ben uzun zamandır bu ABD’de oturuyorum, haliyle burada da tapudan pasaport dairesine kadar türlü yerde bürokratik işim oluyor. Doğruya doğru: Bugüne kadar “torpil yaptırmak” ya da “koklatmak”, “görmek”, son yıllarda Yunanlı kardeşlerimizin dünya literatürüne sunduğu “fakalaki” (minik zarf) gerekliliği gibi bir durumla bir kez olsun karşılaşmadım, karşılaşanı da duymadım. Sıradan vatandaşın sıradan işlemlerinde rüşvet ya da tanıdık aracılığıyla ayrıcalık elde etmesi diye bir şey yok burada. Kaldı ki, memurların birçoğu çok düşük ücrete çalışıyor. Bir bireyin başka herhangi bir bireyden farklı muamele görmeyeceğini bilerek bir daireye girmesi, en azından benim için, gerçekten çok hoş bir duygu.

Buna karşılık, tepelerde, yani bürokrasiyi yöneten seçilmiş siyasiler katında yolsuzluk ve uygunsuzluk (yakalanabildiği kadarıyla bile) diz boyu. Örneğin, Chicago’nun da içinde bulunduğu Illinois eyaletinin son yedi valisinden dördü rüşvetten hapse girmiş bulunuyor. İkincisi birinciden ders çıkaramamış, o belli de, “üçüncüyle dördüncü nasıl oldu?” geliyor akla. Örneğin, 2009’da, bu konulardaki en namlı eyalet olan New Jersey’nin Hoboken kentinde yolsuzlukla savaşacağını ilan ederek belediye başkanlığına seçilen Cammarano adlı şahıs, göreve başladıktan tam 22 gün sonra 25 bin dolar rüşvet alırken yakalandı. Örneğin, Wall Street ve mafyanın yanısıra fuhuş sektörüne de göz açtırmamasıyla ünlü başsavcı Eliot Spitzer 2007’de New York valisi seçildi, bir yıl sonra da bir fahişeyle basıldı ve istifa etti (şimdi eyalet saymanlığına adaylığını koyuyor).

Son günlerde buradaki en aktüel konu da Anthony Weiner’in “sexting” skandalı. On iki yıl New York milletvekilliği yaptıktan sonra, 2011’de Weiner’in bir kadına Twitter üzerinden çıplak fotoğraflarını gönderdiği haberi çıktı. Bir süre inkâr ettikten sonra bir değil, altı kadına gönderdiğini itiraf edip istifa etti. Sonra evlendi, çocuğu oldu, bu yıl da New York belediye başkanlığına adaylığını koydu ve çok geçmeden yine bir kadın Weiner’in “sexting”e devam ettiğini duyurdu. Bu kez Weiner karısıyla birlikte basının karşısına çıkıp seçmenlerden af diledi, “yine bir kazadır oldu” dedi. Sonra kazanın bir değil üç, hattâ on, hattâ daha da fazla olduğu ortaya çıktı. Temmuz sonu itibariyle hâlâ aday, hâlâ “n’olur bir şans daha tanıyın” deyip dolanıyor ortalarda.

Ezan Üzerine Bir Deneme

hoparlor_2Bu yazıyı epeyce bir zaman önce yazmıştım ama büyük çoğunluğa çok uçuk kaçık geleceğine karar verip yayımlamaktan vazgeçmiştim. Gezi Parkı olaylarıyla birlikte ortaya benim yaklaşımımı destekleyen yeni bir bakış açısı çıktığını düşündüğümden (yanılmadığımı umuyorum) piyasaya sunuyorum.

 

Dört bir yanı cami ve minare dolu Türkiye’de en sektirilmeden, en disiplinli biçimde yapılan iş ezan okunması olabilir. Yuvarlak hesaba vurup Türkiye’de oturan bir kişinin yılın 365 gününün 65’inde yurt dışında ya da ezanı duyamayacağı bir plajda, arabada falan olduğunu varsayalım, geriye kalsın 300 gün. Günde 5 kezden yılda 1.500 ezan eder bu: 40 yaşına gelmiş bir kişi ezanı 60.000, 50 yaşındaki 75.000, 60 yaşındaki de 90.000 kez duymuş oluyor. Ve bu kişiler, eğer orucunda namazında değillerse, çok büyük olasılıkla ezanın sözlerini bilmiyorlar ya da “Allahü ekber, Allahü ekber”den öteye gidemiyorlar. Ben bunu dünyanın “garip ama gerçek” listesinde başlarda yer alması gereken bir tuhaflık olarak görüyorum.

Sinirbilimde (neuroscience) işitsel algı konusuyla uğraşanların “işitsel ayrımcılık” (auditory segregation) adını verdikleri çok ilginç ve karmaşık bir beyin işlemi var. Bu, kısaca, beynin kulaktan aldığı sinyalleri ayıklayıp kademelendirdiğini, dinlemek istediği sesi ön plana alıp istemediğini arka plana ittiğini söylüyor. İlginç olan, bu sıralamada (kulak zarına fiziksel bir rahatsızlık vermediği sürece) gürlük, tizlik gibi ögelerin pek bir belirleyiciliğinin olmaması.

Yani, örneğin, iki kişi pencereleri açık bir odada oturmuş alçak sesle sohbet ederken etrafı inleten ezan sesini aralarındaki işitsel akışa sokmadan birbirini duymaya, dinlemeye devam edebiliyor ve ezan okunduğunu farketmiyor bile.

Başka bir örnek: Türkiye’ye uzunca bir aradan sonra dönen ya da ilk kez gidenler, duydukları ilk ezan sesini hemen farkederler. İlk akla gelen de genellikle hoparlörlerin neden bu kadar çok açıldığıdır. Aradan birkaç gün geçince kulak ezanı duymaya devam eder ama beyin dinlememeye başlar. Özellikle ilk birkaç gün sabah ezanıyla uykudan uyandıktan sonra, gürlüğünde hiçbir değişme olmamasına karşın, ezan sesiyle uyanmamaya başlamamız, beynimizin el altından birtakım ince işler çevirdiğinin en iyi kanıtlarından biridir.

Duyulan ses bir eylemi tetikleyen bir sinyal niteliğindeyse, tabii ki geri plana atılamıyor. Örneğin, ezanı duyunca “Aziz Allah” demeniz gerektiğini öğrenmiş ve uyguluyor iseniz ya da namaz kılan biriyseniz ezanı duymamazlık edemiyorsunuz. Sinirbilimcilerin yakın zamanlardaki bulgularından biri de, kaynağını görmediğimiz ya da görsel bir değişimle bağlantısı olmayan seslere ayrımcılığı daha kolay uyguladığımızı söylüyor. Yani, ezanı okuyanı görebilsek ya da, söz gelimi (fikir vermiş gibi olmayayım), minareler ışıklarla donatılsa ve bunlar sesin gürlüğüne paralel olarak yanıp sönse, renk değiştirse, ezanı duymazdan gelmek daha güçleşecek.

Özetle, zamanında Beyazıt Meydanı’nda jilet satan bir adamın tekerlemesinde güzelce tarif ettiği gibi, “naylon gömlek giyip naylon kravat takaraktan kendini bir halt sanan abilerim”in ezanı bir ömür boyu duymazdan gelebilmeleri için beyinlerimizin işleyiş biçimi elverişli. Duymalarının kaçınılmazlaştığı durumlarda da kendi aralarında “yine zırıltı başladı” diyerek surat ekşitip modernliklerini birbirlerine bir kez daha ilan edebiliyorlar. Ve hayatlarında bir kez olsun “yahu şu adamlar sabah akşam bağırıyorlar, ne diyor bunlar?” diye merak etmek akıllarının ucundan geçmiyor. Kişi en katısından bir ateist de olsa, dinle ilgili her şeyden nefret ediyor da olsa, günde beş kez bangır bangır ne dendiğini merak etmez mi? Etmiyor.

sadienNe var ki, bir toplumda bir kesimin birlikte yaşadığı başka bir kesimi umursamaması yaşam kalitesini sürekli etkileyen bir tırmanma başlatıyor. İsterseniz adına en basitinden “çocuksu inatlaşma” deyin bunun: Biri kulağını tıkadıkça öteki sesini amplifiye ediyor, minaresine önce bir, sonra iki, sonra üç hoparlör asıyor. Hem de en ucuzundan. Çünkü ses kalitesi konusuna pek kafa yormuşa benzemiyor bu kişiler: “Ses çıkıyor mu? Çıkıyor. Tamamdır.” Sonra aşağıda yine ucuzundan bir mikrofonu ağzının önünde tutup minarede okurmuşçasına avaz avaz okuyor ezanı. Mikrofonun bağırmaya gerek kalmaması için icat edilmiş bir aygıt olduğunun da farkında değil gibi. (Bir de cümle aralarında neden bu kadar uzun esler verdiklerini ve o arada ne yaptıklarını merak ederim hep: bir şey mi yiyorlar, mesaj mı bakıyorlar, bir yere mi gidip geliyorlar?)

Artık bir müezzinin kariyeri boyunca minarenin şerefesine bir kez olsun adım atmaması mümkün. Açıkçası, minareler artık hoparlör kuleleri işlevi görüyor. Bu durumda, masraf edip taştan, merdivenli, şerefeli minare örmek yerine üstüne hoparlörler bağlanmış direkler neden kullanılmıyor?

Tabii bir de bir amplifikatör var mikrofonla hoparlörler arasında ve, en ucuzundan da olsa, üzerinde en azından bir açıp kapama düğmesi, bir gürlük (volume) düğmesi, bir de ton düğmesi bulunuyor (birçoğunda bir de eko düğmesi var galiba). Dikkat ederseniz Türkçe’de bunların hepsine “düğme” diyoruz, çünkü henüz elektrik düğmesi gibi aç/kapa “switch” ile reostalı “knob” farkı toplumda yerleşmemiş. Yani, “knob” düğmesinin en düşükten en yükseğe uzanan bir yelpazede “ayar” olanağı vermesi pek bir anlam taşımıyor. En azından, eğer kulaklarım beni yanıltmıyorsa, camilerdeki kişilerin çoğunun bu farkı anlayıp kullandığını sanmıyorum: aleti “açmak” demek bütün düğmelerin gidebildiği son noktaya kadar çevrilmesi demek oluyor.

foto new_

“Ayasofya’da ezan sesleri yükseliyor,” Yeni Şafak, 17 Kasım 2012
http://yenisafak.com.tr/pazar-haber/ayasofyada-ezan-sesleri-yukseliyor-18.11.2012-424447

Tekrar edeyim: Bir taraf farkında olarak ya da olmayarak ötekini yok saymaya, görmezden, duymazdan gelmeye çalıştığında öteki çekip gidiyor mu? Hayır. Tam tersine, senin dikkatini çekmek, toplumda en az senin kadar kendisinin de yeri olduğunu göstermek için sesini daha da yükseltiyor, “o zaman al sana sonuna kadar açık on iki hoparlörlü bir cami daha” diyor. Öbür yandan, bu adamın sesini bu kadar yükseltmesinde karşısındakini dine, imana getirmek amacı varsa, bunun gerçekleşme olasılığı on üzerinden kaçtır? Sıfır.

Uzlaşma denen şey tarafların tırmanmak yerine aşağı inmeye razı olmasıyla başlıyor. Kanımca, ezan konusundaki inişin birinci aşamasının günde beş kez ezan okunan Müslüman bir toplumda yaşandığının kabullenilmesi olmalıdır. “Ezan okunmasın” ya da “hoparlörler yasaklansın” gibi “fikirlerle” hiçbir yere varılmadığı ve varılamayacağı apaçık ortada. Ama bunun yerine “ezanımız düzgün okunsun” diyerek sorunu bir diyalog platformuna taşımak mümkün. Adama “ezan okuma” demek başka, “ezanımızı makamıyla oku” demek bambaşka. “Hoparlör kullanma” demek başka, ses kalitesini arttırmak için daha gelişmiş ses düzeni kullanmayı, amplifikatörü gerektiği gibi ayarlamayı talep etmek bambaşka. Ancak, size “nasıl yani?” dediklerinde yanıt verebilmek için ezana biraz kulak vermiş, ne dendiğini öğrenmiş, beş kez okunuşun her birinin farklı bir makamda okunması gerektiği gibi bilgileri edinmiş, örnekler dinlemiş olmanız gerekir.

Her iki taraftan kişilerin de “bırak entel saçmalamasını, ne o adam beni dinler, ne de ben onunla muhatap olmak isterim” diyeceğini sanıyorum. Benim burada vurgulamaya çalıştığım, ortada herkesin konuşmasını ve herkesin birbirini dinlemesini gerektiren bir durum olduğu. Çünkü, birinin bir kenarda oturmuş kendi kendine yaptığı bir iş değil, toplumun tümünü sürekli etkileyen, yakından ilgilendiren, dolayısıyla da herkesin sahiplenmesi gereken bir uygulama söz konusu. O kadar da uçuk bir fikir değil bu: İstanbul’da konser veren yabancılar ezan sırasında susup beklediklerinde o konserlere giden modernler “susma, susma, devam et” diye tempo tutmak yerine değerlerine saygı gösterilmesini takdirle karşılamıyor mu? Bunun genişletilmiş biçiminden söz ediyorum az çok.

Ezan ancak bu yoldan bir savunma, dayatma, çatışma, varlığını kanıtlama “nidası” olmaktan çıkıp aslına, yani geleneksel bir çağrı, bir duyuru ezgisi olmaya dönebilir. Belki bu yoldan müezzinler bir noktada mikrofonu bırakıp eskiden olduğu gibi şerefelere çıkmaya, ezanı doğal sesleriyle, makamına uygun okumaya başlayabilirler (bu spor olanağı nedeniyle yeni kuşak müezzinler daha sağlıklı, daha zinde olacaktır).

Bu konudaki “çözüm süreci”ne bir giriş olması ümidiyle ezanın sözlerini sevgili dinleyicilere sunuyorum (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesinden aldım):

Allâhü ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah
Hayye ale’s-salâh
Hayye ale’l-felâh
Allâhü ekber
Lâ ilâhe illallâh

 Anlamı:

Allah en büyüktür
Ben tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur
Ben tanıklık ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir
Haydin namaza gelin
Haydin falaha/kurtuluşa gelin
Allah en büyüktür
Allah’tan başka ilah yoktur

 Sabah ezanında fazladan bir dize daha var:

Essalatü hayrün minen nevm
(Namaz uykudan daha hayırlıdır)

Geleneğe göre ezanların sırasıyla şu makamlarda okunması gerekiyor: sabah: saba, öğle: rast, ikindi: hicaz, akşam: segah, yatsı: uşşak.