Hırdavatçıların küresellik üzerine düşündürdükleri

HomeDepot_2Genellikle kafasında gösteri fikirleriyle dolaşan biri olarak nalbura çok meraklıyım. New York’ta eskiden Chelsea’deki büyük dükkana giderdim, sonra 23üncü Sokak’taki devasa Home Depot açıldı, artık orada takılıyorum, gittiğimde her bölümü, her rafı birer birer inceleyerek dolaşıyorum.

Home Depot’da her bölümde o malın uzmanı sayılabilecek bir, iki tezgahtar duruyor. Bunlara “tuvalet kapakları nerede?” gibi bir soru sorduğunda bir tür sevinçle “şu koridorun sonunda, hemen sağda” diye atlıyorlar, ama söze “şimdi…” diye başlarsan yüzlerinde bir “eyvah” ifadesi beliriveriyor. İşlerinin en zor yanı ev kuran ya da tamirini kendisi yapmaya çalışan bilgisizlerin sorularına maruz kalmaları olabilir.

Yakınlarda gittiğimde ampul bölümündeki tezgahtara belirli bir LED ışık düzeneği olabilir mi diye sordum. Adam “sen gerçekten bir problemini çözmeye mi çalışıyorsun yoksa sanatçı takımından mısın?” dedi. “Sanatçı takımı” dedim. “Sizden usandım” dedi, “bir şey bilmiyorsunuz, olmadık işler hayal ediyorsunuz, ondan sonra gelip burda bizi düğüm ediyorsunuz.” “Haklısın, boşver o zaman” dedim, “boşveremem, sordun bir kere” deyip yarım saat uğraştı ve olmayacak bir iş planladığım kesinleşti. “Gelecek gelişimde kahve mi getireyim sana çay mı?” dedim, “kafandaki fikri internette araştırıp da gel, başka bir şey istemem” dedi.

Alt kattaki vida uzmanı da matrak. Birkaç hafta önce “şu vidanın daha incesi yok mu?” diye sordum, “ne vidalayacaksın?” dedi, elimdeki çitaları gösterdim, “eminim sen sivrisineği de balyozla öldürüyorsundur” dedi.

Şimdi, bu Home Depot’daki bölümlerin her birini kendi başına küçük bir dükkan yapar, o dükkanları da yan yana dizerseniz, Galata Hırdavatçılar Çarşısı’nı kurmuş olursunuz. Bu muhteşem çarşıyı geçen sonbaharda (2015), SALT Galata binasında bir gösteri sahnelediğimde keşfettim.

SALT Galata, büyük, görkemli bir bina. Eski Osmanlı Bankası binası. Her bina gibi onun da bir önü, bir de arkası var. Önü uçtan uca avizecilerle dolu Bankalar Caddesi’ne açılıyor. Karşıya geçip yokuş yukarı yürürseniz Kule’ye ve Tünel’e çıkıyorsunuz. Binanın arkasında da tabelalı bir girişi olan Hırdavatçılar Çarşısı var, ondan aşağısı da Perşembe Pazarı.

Hrdvt

Hırdavatçılar Çarşısı’nın en ilginç tarafı, dükkanlar arasındaki işbölümü: her dükkan bir üründe uzmanlaşıyor ve birinin sattığını ötekiler satmıyor. Örneğin, bir dükkan her boydan, her cinsten ama yalnızca tekerlek satıyor. O tekerleği yerine vidalarken, atıyorum, araya bir yay koysam mı derseniz yaycıya gitmeniz gerekiyor.

Civardaki avizecilere pek ısınamadım: belki de aralarındaki rekabet yüzünden bana fazlaca profesyonel göründüler. Ama Hırdavatçılar Çarşısı’na hem ihtiyaç hem meraktan bol tarafından girip çıktım, oradaki esnafı da Home Depot tezgahtarları kadar sahici ve cana yakın buldum.

Örneğin, iki adet eski cins ev süpürgesi gerekiyordu, çarşıya girip önüme ilk gelene sordum, “şu dipteki dükkan” dedi. Dükkandaki adam “onlardan artık bulunmuyor, şu saplılardan versem olmaz mı?” dedi, “olmaz, tiyatroda kullanacağız, eski usul olması gerek” dedim. Cevap olarak başını çevirip ötedeki birine “Hasan, abiye bir çay getir” diye bağırdı, sonra bana dönüp “sen otur çayını iç, gelen olursa söyle beklesin, on dakkaya geliyorum” deyip gitti, on dakika sonra da elinde iki süpürgeyle döndü.

Oyunda kullanacağımız bir kutuyu sağlamlaştırmak için ABD’de “duct tape” denilen banttan gerekiyordu. SALT’taki teknik ekibe sordum Türkçesi nedir diye, “kamera bandı” diyeceksin dediler. Çarşıya girip “bant” dedim, dükkanını gösterdiler, içerdeki arkadaşa “kamera bandı” dedim, “ne işte kullanacan abi?” dedi. Konuyu anlattım, Amerika’da “duct tape deniyor” dedim, “öyle söylesene” deyip üstünde “duct tape” yazan bir kutuya işaret etti, “piyasada biz buna ‘tecavüzcü bandı’ diyoruz” dedi. Gülmekten kıvranarak “ne alaka?” dedim, “abi dizilerde görmüyor musun, milletin elini ağzını neyle bağlıyorlar? Koliyle satıyoruz onlara.” Fiyatı dokuz liraymış, “bir lira da güldürme ücreti alacağım, komple on” dedi.

Parası çok biri olsaydım, tercüman aracılığıyla da olsa birbirlerine anlatacaklarını duyabilmek için bu çarşı esnafından birkaçıyla Home Depot’dan satıcıları bir masa etrafında toplamaya çalışırdım. Kim bilir “bir seferinde adamın teki geldi…” diye başlayan ne öyküler çıkar. Ya da, önlerine SALT’ın içindeki lüks lokantanın yemeklerinden birini koysam, koca tabağın ortasında laboratuvardan çıkmış gibi duran minnacık karışımı görünce patlayacak esprileri çok merak ederim. Home Depotcuların ekmek içi dönere, çarşı esnafının Philly Cheese Stake’e bayılacağına da eminim.

PersembePzrSALT’taki oyuna arkadaki esnaftan birilerini çağırsam mı diye düşünmedim değil ama zorlama bir egzantriklik olacağına karar verip yeltenmedim. Bizim oyun binanın ön tarafına düşen yokuş yukarı ahalinin kodlarıyla düzenlenmişti. Binanın önüyle arkası arasında dünya kadar fark vardı.

Gerçekten de, biçimsel farklılıkları aralayıp biraz dikkatli baksak, söz gelişi, İstanbul’un Eyüp semtinin Moda semtinden çok Alabama’nın Birmingham şehrinin dış semtlerinden biriyle daha çok ortak yanı olduğunu görebiliriz. Birbirlerinin dilinden anlayabilseler internet üzerinden ne güzel karşılaştırmalı din ve ahlak sohbetleri yapabilir, enine boyuna tartışabilirler. Ne de olsa, etraflarında farklı şeyler görseler de, kullandıkları gözlükler aynı.

İstanbul’un Galata, Asmalımescit, Tophane semtleri bana Perşembe Pazarı’ndan çok Kolombiya’nın Cartagena şehrinin turistik bölgesini anımsatıyor. Orası da üç otuz paraya çalıştırılan, iş icabı kibar ve güler yüzlü, iş bitiminde gece yarısı, yorgun argın şehrin ücra bir yerlerine gidip yatacak genç garsonlarla dolu. Aynı dili okuyup yazabilseler mesajlaşacak ne çok benzer öyküleri ve dertleri vardır.

Altıyol’daki boğa heykelinin oralarda biraz açık saçık giysilerle düzenlenebilecek bir çağdaş dans gösterisi Brooklyn’in Bushwick semtine de uyar ama Utah’nın ücra kasabalarında, Osmaniye’de de olacağı gibi, polis engeliyle karşılaşabilir. Böyle nedenlerden (ve dile de gereksinim olmadığı için) çağdaş dans etkinlikleri hızla küreselleşiverdi: birbirinin videosunu izleyen, yazışan, festivallerde ve atölyelerde buluşan, birbirini davet eden ve hepsi de az çok aynı biçimde yaşayan bir kesim var dünyada. Ve Avusturya ya da İngiliz ya da Türk ya da Brezilya çağdaş dansını yaratmak, ilerletmek, dünyada bir numara kılmak gibi kaygıları da yok.

Manhattan adasının ortasındaki opera, bale, klasik konser sunulan Lincoln Center sanat merkezi bana Zürih ve Viyana’da gördüklerimi anımsatır. Orada sanat izlemeye gidenlerde “Avrupai” bir ritüelin parçası olduğu havasını sezinleyebilirsiniz. Aradaki kısacık mesafeye rağmen aşağı mahallelerde ya da Williamsburg semtinde sanatla uğraşan gençler Lincoln Center’a da, Metropolitan Müzesi’ne de, Broadway oyunlarına da gitmezler. İstanbul’un Yeldeğirmeni semtindeki derme çatma bir mekanda yer alan bir modern müzik konseri onlara daha tanıdık, daha anlaşılır gelecektir.

Doğru, artık aynı kaynaktan çıkıp aynı dili paylaşanlar birbirleriyle bol tarafından iletişebiliyor. Eskiden epeyce para dökerek arada bir yapılabilen kıtalararası telefon görüşmeleri bile şimdi istenirse günde birkaç kez, hem de bedavaya yapılabiliyor. New York’ta evde hasta bakan bir Filipinlinin bilgisayarında gün boyu memleketteki eviyle Skype bağlantısının açık durduğunu, ordakileri “evde akşama ekmek yok, biriniz gidip alsın” diye uyarabildiğini biliyorum. 

Ama aynı kaynaktan doğma kişilerin iletişimindeki bu niceliksel artışta “küreselleşme” kavramının ima ettiği “bilgi alışverişi” pek olmuyor. Bu gelişmede kayda değer olan içerik değil, iletişimi mümkün kılan teknolojnin kendisi. Gerçekte, eskiden ne konuşuyorduysak şimdi de onu konuşuyoruz, yalnızca daha sık konuşup ya da yazışıp aynı lafları daha çok tekrarlıyoruz.

Yaşantısını birbirinden uzakta ama benzer koşullarda, benzer konularla, benzer kodlarla sürdüren “yabancılar” iletişime geçtiği zaman ortaya yeni bir şeyler çıkmaya başlıyor, içerik ilginçleşiyor. Belki de “ilginçleşecek” demek daha doğru olur, çünkü “ortak dil” sorunu henüz çözülmüş değil.

Belki de internetle büyüyen yeni kuşaklar dili de oradan öğrenecekler (“dil” yerine “İngilizce” de diyebiliriz herhalde, internet sitelerinin yüzde altmışa yakınının İngilizce oluşuna bakarak). Belki de internette şimdikinden çok daha iyi çeviri programları çıkacak. Gerçek anlamında küresel “bilgi alışverişi” de o zaman başlayacak. O durumda da rüzgarların yönünde şu anda hayal bile edemeyeceğimiz değişimler olması bence kaçınılmaz.

Piyanonun suçu ne?

Nickard

Gary Nickard, “Monsters of Nature And Design II,” 2008.

Çalgılar arasında piyano kadar saldırıya uğramış başka bir çalgı yoktur. Yaklaşık yüz yıldır fırsatını yakalayan “dalıyor” bu alete.

fluxus

Philip Corner, “Piano Activities,” Fluxus Internationale Festspiele Neuester Musik, Weisbaden 1962.

Tecavüz çeşitleri bol: Oturup efendi gibi ya da hanım hanım tuşlara basmak yerine kolunu içine sokup telleri çekiştirmekten başlıyor, testereyle, baltayla girişmeye, metrelerce yükseğe kaldırıp yere atmaya kadar uzanıyor. Ve bunların hemen hepsi bir sanat etkinliği bağlamında yapılıyor.

Piyanonun sanat erbabını mütecavizleştiren yanı nedir?

NamJunePaik

Nam June Paik, “Exposition of Music – Electronic Television,” 1963.

Ahşap bir kasa üzerinde yatay biçimde gerili tellerin çekilerek ya da vurularak çalındığı kanun, santur gibi çalgıları düşünün: Orta Çağların sonlarında birileri bu çekme ve vurma işini kaldıraç temelli bir mekanizmanın gerçekleştirebileceğini akıl ediyor.

Ne işe yarıyor bu mekanizma? (1) Belirli bir düzende sıralanan kaldıraçlar (tuşlar) aracılığıyla telleri titretme işlemi daha kolaylaşıyor; (2) iki, üç değil, ona kadar ses aynı anda üretilebiliyor (her parmağı ayrı bir tuşa basarak). Ve mekanizmanın tellere vurduğu klavikord ile telleri çektiği klavsen adlı klavyeli çalgılar çıkıyor ortaya.

Klavikord ve özellikle de klavsen uzun zaman kullanılıyor. Bunların en büyük sorunu seslerinin kısık olması: oturma odasında falan duyuluyorlar ama daha büyük mekanlarda, özellikle de başka çalgılarla birlikte olunca cılız kalıyorlar. Piyanonun icadındaki başlıca hedef de bu, daha gür bir klavyeli çalgı yapabilmek oluyor. O nedenden, çalgıyı ilk akıl eden İtalyan Cristofori adına “gür-kısık” anlamında forte-piano diyor, sonra kelimeler yer değiştiriyor, piano-forte oluyor, daha sonra da forte düşüyor, piano kalıyor.

Klavyeli çalgıları kontrol eden klavyeye bir tür “uzaktan kumanda” olarak bakabiliriz. Ya da günümüzün bilgisayarlarına benzetebiliriz. Yani, çalgıcı seslere kaynaklık eden tellerle doğrudan değil, dolaylı ilişki kuruyor. Bu böyle olunca da kaynak hareketsiz, bağımsız, içinden sesler yükselen ama ne olup bittiği görülmeyen bir sandığa dönüşüyor. Ahşap olduğu ve üst sınıfların oturma odalarında bulundurulduğu için de kısa zamanda kakmalı, oymalı, boyalı mobilya kılığına bürünüyor.

Merak edip bakmış olanlar bilirler: Piyanonun içinde son derece karmaşık ve hassas ayarlar gerektiren bir mekanizma yatar. Bu mekanizmanın parçalarından yedi bin kadarı hareketlidir. Ama bütün bunlar o parlak mobilyanın içinde, gözden ırak çalışır, yanına gidip kapağını açıp bakmazsan göremezsin.

Andsnes

Leif Ove Andsnes, Carnegie Hall, New York, Feb 2012.

Piyano resitali dendiğinde akla gelen imgeye bir bakalım: Sahnenin ortasında üç ayak üstünde duran parlak siyah, kapağı açık, büyük bir sandık ve sandığın seyirciye göre sol başında oturan, sandığa oranla epeyce küçük kalan bir adam ya da kadın. Kuyruklu konser piyanosu (kilise orgunu saymazsak) klasik orkestra çalgıları içinde en kallavi, ağır ve pahalı olanı.

Pianist Yuja Wang, Oct 2013

Yuja Wang

Piyanist gövdeye oranla yine oldukça küçük kalan bir klavyede ellerini gezdiriyor ama salondakiler parmak hareketlerini pek ayrıntılı izleyemiyor. Arpçinin, gitarcının, viyolonselcinin çalgısını kucaklamasına, yekvücut olmasına benzer bir durum yok. Kimi piyanist bu “show” sorununu gözlerini kapatıp başını sağa sola savurarak, kendinden geçme halleri sergileyerek, şatafatlı giysiler giyerek çözmeye çalışır ama bu pek yeterli olmaz, çünkü ellerini klavyeden, poposunu tabureden kaldırması olanaksızdır.

fazil say

Fazıl Say

Parmakların hüner ve çalışmışlık gerektiren işler yaptığını ve sandığın içinde enteresan bir şeyler olup bittiğini kulağımıza gelen seslerden çıkarsayabiliyoruz, ama göremiyoruz. Çünkü piyanonun son yüz elli yıldaki biçimini ve statüsünü ve “konser” denilen toplumsal ritüeli üreten anlayış (“ideoloji” deyin isterseniz), konserin görsel değil işitsel bir ortam olduğunu dayatıyor: konuşmadan, öksürmeden, kıpırdamadan oturup salonu dolduran seslerin seni “duygular aleminde gezinti”ye çıkardığı bir ortam. Sanki çevremizde yüzlerce kişi yokmuş, sanki kim neye benziyor, ne giymiş falan diye bakmıyormuşuz, sanki piyanistin nasıl biri olduğunu kestirmeye çalışmıyormuşuz gibi.

Yani, sözgelişi, bir İngiliz aristokratın binbir işlevsiz davranış kuralından oluşan sofra adabını görünce bazılarımızın aklına hınzırlıklar üşüştüren şeyler burada da söz konusu. Ya da örtünün, boyanın, giysinin, duvarın ardında olup biteni görme merakı ve bu merakın giderilmesini engelleyen “adab”a bir başkaldırı da diyebiliriz.

Ancak, son yüz yılda müzikle uğraşan kimi kişileri piyanoya saldırtan bir neden daha var:

Ses dediğimiz olguyu dört niteliğin bileşimi belirliyor: (1) perde (sesin do mu, fa mı olduğu, frekans), (2) gürlük (volume), (3) süre (sesin ne kadar uzadığı) ve (4) tını (titreşen cismin yapısına göre gitar sesi, kapı sesi, insan sesi, vb. olması).

Bu dört nitelik açısından baktığımızda, piyano en geniş perde yelpazesine sahip çalgı: seksen sekiz tuşlu klavye son derece kalından son derece tize kadar uzanıyor. Ve tabii, on parmağınla aynı anda on ayrı ses çıkarabilmen mümkün. Ama perdeler sabit, bir tuşun vurduğu tel hangi frekansa akort edilmişse o sesi çıkarıyor, bir sesten bitişiğindekine kayabilmek, yaylı ve üflemeli çalgılardaki gibi ara sesler kullanmak imkansız.

Piyanoyu bayağı kısık çalmak da mümkün, hatırı sayılır gürlükte çalmak da.

Süre açısından piyano, vurmalı bir çalgı olduğu için, kısıtlı: tuşa bastığınızda bir çekiç yerinden kalkıp bir tele bir kez vuruyor ve dönüp yerine oturuyor, ses de hemen sönmeye başlıyor. Yani, yaylı ya da üflemeli bir çalgıda olduğu gibi, sesi kolun dayandığı ya da nefesin yettiği kadar uzatmak mümkün değil.

Sonuncu nitelik, tını ise piyanonun en zayıf noktası: başka çalgılarda yayı, dudakları, parmakları değişik biçimlerde tutarak farklı tınılar elde edebilmek mümkünken, piyanodan yalnızca tek tip bir ses elde edilebiliyor: piyano sesi.

Özetle, piyano bir armoni çalgısı: ses bileşimlerinin formüle edilip seslendirilmesi için en elverişli çalgı. O nedenle de müzikte armoninin odak noktası olduğu dönemler piyanonun saltanat yılları oluyor.

Piano Guys

The Piano Guys, 2012.

Sonra, yirminci yüzyılın başlarında, Batı’da egemen müzik konusunda birtakım itiraz mırıltıları yükselmeye başlıyor: armoninin yapay, uydurma bir sistem olduğunu, müziğin esasının ses, sesin en önemli niteliğinin de tınısı olduğunu söylüyorlar. İnsan kulağı bir sesi duyduğunda öncelikle ne sesi olduğuna, yani tınısına odaklanır diyorlar. Müzik çağrışımlarla iletişim kurar, çağrışımları da öncelikle tını tetikler diyorlar. Yani, piyanonun en beceremediği nitelik birden modern müziğin en çok ilgilendiği alan oluveriyor.

Ve piyanodan farklı tınılar elde edebilmek hem ideolojik muhalefet göstergesi hem de çalgıyı yeni anlayışa uydurma çabası oluyor. Tabureden kalkıp koca sandığın içine dalıyorlar.

Sanatlarda arada bir “manifesto” niteliğinde işler yapılması gerekir: belirli kavramlara, uygulamalara itirazını ortaya koyabilmek, sanat dalının temellerinin sorgulanmasına ve yeniliklere yol açabilmek için. Manifestolar genellikle kurumlaşma ve tıkanmışlık hissedildiği dönemlerde ortaya çıkar. Manifesto niteliğindeki işin amacı kurumlaşacak, tekrarlanıp duracak bir örnek yaratmak değil, yenilenmeye önayak olmaktır.

Piyanoya saldırı gerek müzikte gerekse toplumsal yaşantıda piyanonun simgelediği sisteme, anlayışa bir başkaldırıdır. Ne var ki, baş dediğin bir kere, bilemedin iki kere kaldırılır, üçüncüde niye kalktığını başın kendi bile hatırlamamaya başlar. Sonuçta olay büzülür, küçülür, “piyano görünce tellerini çekiştirenler” diye etiketlenen daracık bir kesimin rutin uğraşına dönüşür.

Son durum az çok şöyle: Bir kenarda yeni kuşakların pek ilgilenmediği klasik piyano konseri ritüeli hızla seyrekleşerek devam ediyor, öbür kenarda da birkaç kişi piyanoyu tarifine aykırı kullanma eylemini tekrarlayıp duruyor. Her iki kesim de bu arada teknolojinin yepyeni çalgılar yaratmış olduğundan, yepyeni tınılarla, yepyeni kompozisyon kavramlarıyla kuşatılmış olduğumuzdan bütünüyle habersiz gibi. Bu gelişmelerde piyanoya karşı yetmiş, seksen yıl önce gerçekleştirilmiş saldırıların büyük payı var, ama son zamanlardakilerin hiç yok.

Elden ele dolaşan boş bir kadeh gibisin, bayan

Kolaj 1

 

Çocukluğumda radyoda duyardık, annem de arada bir mırıldanırdı: “Perişan saçlarım, aşkımın ağıdır” diye başladığını sandığım şarkıyı. Aşkı uğruna ya da sonucunda çile çeken bir kadının yakınmaları diye düşünürdüm.

Birkaç yıl önce annem televizyonda TRT’nin Türk Sanat Müziği programlarından birini izlerken bu şarkı başladı ve ekranın altında başlığı belirdi: “Perişan Saçların.” Yanlış yazdılar derken sözleri dinlemeye başladım ve baktım ki yanlış olan benmişim, meğerse konu “benim” değil, “senin” perişan saçların imiş:

Perişan saçların aşkımın ağıdır
İncecik telleri kalbimin bağıdır

“Bir adam bir kadının perişan haldeki saçlarına neden serenat yapar ki?” sorusu geldi aklıma, yanıtı da arkadan gelen dizelerde buluverdim:

Gel gülüm, kaçma gel, sevişmek çağıdır

Yani, “güftekârın niyeti bozuk, yatağa götürmeye çalışıyor” sonucunu çıkardım.

Sonraki günlerde konuyu anlattığım arkadaşlar yorumumu matrak ama dar açılı buldular. Başka nasıl yorumlanabileceğini bilemeyecek kadar erkek egemen çevrelerde büyümüş olmamın sonucu olabilir.

Benim çocukluğumda kadınlar sabahın köründe fırlayıp çayı koyar, kahvaltıyı hazırlarlardı, öncelikle evin erkeği işe gitmeden önce karnını doyurabilsin diye. Erkek çıktıktan sonra gün boyunca durmamacasına didinirlerdi: yiyecek alışverişi, çocukların bakımı, temizlik, çamaşır, ütü, evin onarımı ve daha bir yığın işe koşuşturur, öğleden sonra da, yani erkeğin “yorgun argın” eve gelme saati yaklaşınca yemek telaşı başlardı. (Erkeğin genellikle gün boyu bir dairede, yazıhanede ya da dükkanda oturduğu toplum kesimlerinden söz ediyorum.) Akşam yemeğinden sonra görüntü çoğu evde aynıydı: Pijamalarını çekip oturmuş, sigarasını tüttürüp gazetesini okuyan erkek, okul ödevini yapan çocuklar ve bulaşıkları bitirmiş, çocuklara ve erkeğe meyve soyup dilimlerken yorgunluktan gözleri kapanan, perişan saçlı kadın ya da kadınlar. Bir de radyo çalardı bir kenarda.

İngilizcedeki “music”in karşılığı olarak Türkçede dördü de aynı Grekçe kökenden gelen, aynı olguya işaret eden (1) müzik, (2) musiki, (3) musıki, (4) mûsıkî sözcükleri kullanılıyor. Bu farklılığın temel işlevi birini kullanan kesimin diğerlerinden pek hazzetmediğini, aynı görüşte olmadığını göstermesi oluyor: “Türk musıkisi eseri” karşısında “Batı müziği yapıtı.”

Sözcüğün kökeni Zeus’un bilim ve sanatlara nezaret eden dokuz kızına verilen addan (Muse) geliyor. Sözcük sonradan Batı dillerinde sanatçıya “ilham” veren gizemli güç karşılığı olarak kullanılmaya başlanıyor ve bu hep ya doğrudan bir kadın ya da dişi bir güç olarak görülüyor. Sanatçı da tabii ki hemen her zaman bir erkek oluyor.

Kolaj_2Ben bu “perişan saçların” uyanışımdan sonra merak ettim, daha önceleri pek ilgilenmediğim Türk sanat müziği güftelerine bir bakayım dedim. Şimdilerde internet nedeniyle zor bir iş değil bunu yapmak. Ve söz yazarlarının ilham kaynakları, yani oturup şarkı sözü yazmaya karar vermelerine neden olan hanımlarla ilişkileri konusunda çok tuhaf bir şeyler çıkmaya başladı karşıma.

Benim hiç de kapsamlı ve sistematik olmayan, öylesine taramalarım sonucunda vardığım izlenim şu:

Ondokuzuncu yüzyıl klasik Osmanlı müziği sözlerinde (ne dediklerini anlamakta zorlansam da) sevgiliye övgüye, güzellik betimlemelerine sık rastlanıyor ve benzetme ve metaforlar yüzeysel ve ucuz değil. Yakınma da bolca var tabii ki ama konular daha evrensel: sevgilinin ölümü, yaşlanmak, özlem, kader, dünya hali gibi. (Prof. Cevat Çapan’ın klasik müzik güftelerinin Shakespeare’deki karşılıklarını saptamak gibi ilginç bir merakı ve makalesi var.*)

Sıra yirminci yüzyılın ilk yarısında doğan söz yazarlarına gelince halinden şikayetçi, sürekli ağlamaklı, efkarlı, buruk (ve epeyce anason koktuğunu sandığım) bir erkek belirmeye başlıyor. Şarkıların yüzde kaçının bu adamın kafa yapısını yansıttığını bilemiyorum ama sayının bayağı yüksek olduğu ortada:

Ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı
Ömrüm hiç gibi geçti
Derdin ne hâlin ne diye soran olmadı
(Söz: Mustafa Sayan)

Kaybolan yıldız gibi
Çıldırtan yalnız gibi
Ağlayan bir kız gibi
Harâb ettim kendimi
(Sedat Ergintuğ)

Kayboldum kaybolan yıllar içinde
Gönlümce bir zaman yaşayamadım
Ağladım mı? Güldüm mü?
Yaşadım mı? Öldüm mü?
Bir kısa gün gibi bir ömür geçti de anlayamadım
(Metin Eryürek)

Acı nedir anlardın
Bana şöyle bir baksan
Gözlerimle ağlardın
Eğer ağlayacaksan
(Samim Arıksoy)

Bu adam çoğu zaman efkarını kendisine “yamuk yapılmış” olmasıyla açıklıyor. Bu yamuğu yapan da genelde söz yazarına yüz vermemiş ya da terk etmiş olan kadın oluyor (ilham kaynağı yani). Şarkıların çok ciddi bir bölümü bu kadını suçluyor, azarlıyor ya da sitem ediyor:

Kader diyemezsin sen kendin ettin
Aşkıma sevgime ihanet ettin
Yalvarışın çok geç beni kaybettin
Dönme artık seni ben de terk ettim
(Ali İhsan Kısaç)

Kapın her çalındıkça o mudur diyeceksin
Beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin
Hele bir yalnız kal da nasılmış göreceksin
(Yusuf Nalkesen)

Olanlar oldu geçti artık sen ne dersen de
Benim kadar suçlusun, suçlusun bunda sen de
Tek ben mi sebep oldum bu hâle gelmemize
(Yusuf Nalkesen)

Terk edip gitmekse maksadın eğer
Yalvarıp diyemem biraz daha kal
Üzgünüm diyorsun bu ne fark eder
Hoşça kal vefâsız, artık hoşça kal
(Sami Derintuna)

Acı bir gözyaşı oldun yine yaktın beni sen
Küsmemiştin, dönecektin bana bir gün hani sen?
Issız akşamların ardında bıraktın beni sen
Nerde kaldın dönecektin bana bir gün hani sen?
(Mehmet Tûran Yarar)

Kalbimde açılmış dağılan bir kuru güldün
Bir tel saçını istediğim gün bana güldün
Vermem diyerek hem beni, hem kendini üzdün
(Halit Bekir Sabarkan)

Şarkıların epeycesinde de azar ve sitem güftekârın acısını dindirmeye yetmiyor, işi düpedüz hakarete, aşağılamaya ve özellikle de kadına yaşlandıkça çirkinleştiğini ya da çirkinleşeceğini hatırlatarak teselli bulmaya vardırıyor:

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde dursun
Çoktan unuturdum ben seni, çoktan
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsen güzelsin, yok mu benzerin?
Goncadır ilk hâli bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun
(Şahin Çandır)

Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin, sevmeyeceksin
Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin
Şefkat nedir, aşk nedir, ömrünce bilmeyeceksin
(Dr. Doğan Işıksaçan)

Sen vefâsız bir peri, sen zâlimin birisin
Sen bu aşka, sevgiye hiç de lâyık değilsin
Elden ele dolaşan boş bir kadeh gibisin
(Mehmet Erbulan)

Saçların târumar, gözlerinde nem
Ateşe benzerdin küle dönmüşsün
Hayâl mi gerçek mi gördüğüm bilmem
Elden ele gezen güle dönmüşsün
Bir eser kalmamış eski hâlinden
Yazık geçmez akçe pula dönmüşsün
(Erdoğan Ünver)

Kalacak sanma bu çağın, bu güzellik solacak
O samur saçlara bir günde beyazlar dolacak
Şu geçen şen seneler kalbine hicrân olacak
(Nâhit Hilmi Özeren)

Kolaj_3İki konuya dikkat çekmek istiyorum:

Birincisi, 1950’lerde doğmuş kuşağın çocukluğu, onların anababalarının yaşamlarının da büyük bölümü radyoyla geçti. Dinlenebilecek “istasyon” sayısı çok azdı ve radyo klasik Batı müziği çalmadığı sürece kapatılmazdı. Haberler birinci, klasik Türk müziği ikinci derecede dinlemeye değer yayın olarak görülürdü.

Yani, yukarda örneklerini verdiğim sızlanmacı ve saldırgan tavır, kültürel kod dağarcığına kendi çapında ama damardan giriyordu. Buna, varolan kodların ürettiği bir söylemin dönüp ürediği kaynağı sürekli beslemesi olarak da bakılabilir. Ve müzikle paketlenmiş ileti her yerde, her zaman kana çok daha çabuk karışır.

İkincisi: Merak edenler yukardaki dizeleri internette araştırırlarsa karşılarına çok sayıda icra örneği çıkacaktır. Ve bu eserleri yana yakıla, güftekâr ve bestekârın efkârını “hissederek okuyan” şarkıcıların en azından yarısının kadın olduğunu göreceklerdir.

Dünyanın her yerinde şarkılarda sözler müziğin arkasında kalır, ne dendiğine pek dikkat edilmez. “Kaşlarının arasına domdom kurşunu değdi” diyen türküyle göbek atmaya benzer tuhaflıklar her yerde olur. Ancak, yukarda örneklerini verdiğim söylemin yenip yutulabilmesi, özellikle de kadınların bunları içtenlikle söylemesindeki tuhaflığın benzersiz olduğunu düşünüyorum.

___________________

*”Musiki Aşkı Besliyorsa Eğer,” Cevat Çapan, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Araştırmaları Dergisi:
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1187/13723.pdf

 

New York Tırnak Boyama Salgını

10nailsweb9-master1050-v2

Nicole Bengiveno/The New York Times (May 7, 2015)

Dört, beş yıldır New York şehrinde durum şudur: Kadınların yüzde kırk kadarının el tırnakları boyalı. Elleri boyalı olup da ayakları boyalı olmayan kadın sayısı, tahminen: sıfır. Ayak tırnaklarına boya sürmeden açık ayakkabı giyen kadın sayısı (kadın turistler hariç): taş çatlasa yüzde beş.

Toplumumuzda her yaştan, boydan, kesimden, ırktan kadının uymakta olduğu yeni bir kural var: “Ayak tırnakların boyalı değilse, açık ayakkabı giyemezsin.” Hiç abartmıyorum, inanmayan gelsin baksın (ama çabuk olsun, yakında kalmayacak).

Bunun izlenim yaratmaktan öte işlevsel bir yanı olmayan giyim kuşam modaları gibi bir moda akımı olduğu söylenebilir mi? Söylenebilir ama tipik olmayan, işin içinde başka işler olduğunu düşündüren tarafları var:

Birincisi, tırnak boyamak çok eskilerden beri dünyanın her yerinde rastlanan, çok sıradan bir süslenme biçimi. Yani, modacıların yaratıp empoze ettiği yeni bir şey de değil, farklılık ya da asilik göstergeliği gibi bir yanı da yok. Kaldı ki, etrafta “güzel olmak istiyorsanız tırnaklarınıza boya sürünüz” gibisinden reklam kampanyalarına da hiç rastlamadık.

İkincisi, New Yorklular diğer toplumlara oranla mahalle baskısına daha az pabuç bırakan, görünümünü çoğunluğa uydurma derdi pek olmayan, bireysel, pratik insanlar olarak bilinirler. Eskiden bu şehirde tırnak uzatıp ojelemek süslü zenginlerin ve dar gelirli kesimlerin heves ettiği bir şey olarak görülür, orta sınıflarda, özellikle de okumuşlar arasında hemen hiç rastlanmazdı. Zenginler manikür-pedikürlerini kuaför salonlarının bir köşesinde yaptırır, diğerleri de evlerinde kendi boyalarını kendileri sürerlerdi.

Ama işte, New Yorklu kadınların yarısının el, tamamının ayak tırnaklarının boyalı olduğu ve her sokakta bir tırnak salonunun bulunduğu şu günlere geldik. Ben birkaç yıldır havalar ısınınca fetişist gibi çıplak ayaklara bakıp etrafımdakilere hayretlerimi bildirir ve alay konusu olmaya başlarken Mayıs başında New York Times gazetesi imdadıma yetişti, bu konuda sansasyonel iki yazı yayımladı. (*)

* * *

New York’a yerleştiğim 1980 başlarında her türlü yiyecek akşam saat onda kapanan süpermarketlerden alınırdı – sebze ve meyve dahil. Amerikalının başının sebzeyle pek hoş olmaması nedeniyle çeşit az, tazelik derecesi düşük, fiyat da kabarık olurdu (iç kesimlere giderseniz hâlâ sebze deyince akla öncelikle patates ve mısır geldiğine şahit olabilirsiniz).

Birkaç yıl sonra sağda solda manavlar belirmeye ve ahali yirmi dört saat açık “Koreli manav”dan taptaze sebze-meyve alıp yediğinden, yeni keşfettiği Asya sebzelerinden falan konuşmaya başladı. Hem de süpermarketten daha ucuz fiyata.

Benim evden yarım blok ötedeki küçük dükkanın evrimini merak ve hayretle izlemiştim: Sahipleri o yıllarda New York bölgesine yerleşen çok sayıdaki Güney Kore göçmeninden kalabalık bir aileydi. Dükkanın bir köşesine bir paravan koymuş, arkasında yere bir şilte atmışlardı, biri yatıp biri kalkarak dükkanı yirmi dört saat çalıştırıyor, malları kırık dökük bir minibüsle New Jersey’nin derinlerinden kendileri getiriyordu. Ve hiçbiri İngilizce konuşamıyordu.

Kısa zamanda Koreli manavlar sigara da satmaya başladı, ardından çiçek geldi, onun ardından şeker, çiklet, kutulu yiyecek, gazete, meşrubat falan derken “Korean vegetable stand” oldu “Korean market.” İşçiliğe kendileri yetemediği zaman üç otuz paraya kaçak Meksikalı çalıştırıyorlardı. O arada tabii ki başka etnik grupların işlettiği büfeler, çiçekçiler, sandviççiler birer ikişer kapanmaya başladı.

IMG_0588Sonra, kabaca 90’lı yılların ortalarında, büyük yiyecek mağazaları ve yenilenen süpermarketler Korelileri sıkıştırmaya, onlar da kendilerine yeni iş alanları aramaya başladılar ve el attıkları yeni işlerden biri manikür-pedikür oldu, iki adımda bir “Korean nail salon” olarak anılan dükkanlara rastlamaya başladık.

Sokaktan bakınca içi olduğu gibi görünen, bol ışıklı salonların basmakalıp bir düzeni var: Önden arkaya doğru müşteriyle manikürcünün karşılıklı oturduğu dar masalar, bir duvar boyunca el kurutma makineleri, arkada da pedikür müşterileri için yüksek koltuklar ve önlerinde pedikürcünün oturduğu alçak tabureler sıralanıyor. Halen New York şehrindeki tırnak salonu sayısı iki bin imiş. Başka hiçbir şehirde bu yoğunluk yok. Ve bu salonların yüzde seksen kadarı Korelilere aitmiş.

The New York Times (May 7, 2015)

The New York Times (May 7, 2015)

Bu girişimin kısa zamanda tutunup yayılmasında tek bir etken var: çok ucuz. Koreliler işe kuaför salonlarının aldığı paranın yarısını alarak başlamışlar ve fiyatlar nerdeyse on beş yıldır değişmemiş: manikürün ortalama fiyatı 10.5 dolar imiş, pedikür bir, iki dolar daha pahalı. Dükkan kiralarının akıl almaz düzeylere çıktığı New York gibi yerde (benim bitişikteki tırnakçının ayda 13.000 dolar civarında ödediğini biliyorum) bu ucuzluk tabii ki işçilerin sırtından çıkıyor. New York Times yazıları bu gerçekliği, yani burnumuzun dibinde büyük bir rezilliğin süregitmekte olduğunu  ortaya ayrıntısıyla döküverdi.

* * *

Tırnak salonlarında çalışanların büyük çoğunluğu yeni göçmen kadınlar. Çoğu kaçak ve İngilizce bilmiyor, yani ücret konusunda patronla pazarlık yapacak ya da patronu şikayet edebilecek konumda değiller. Ellerine geçen para saat başına 3-5 dolar, artı (patron izin veriyorsa) bahşiş oluyormuş. (Şu anda New York’ta yasal asgari saat ücreti 8,75 dolar.)

New York Times yazılarında bu kadınların çok sayıda kişinin paylaştığı döküntü evlerde, sefil koşullarda yaşadığı anlatıldı. Bunun yanısıra, işyerlerinde koyu bir etnik ayrımcılık olduğu da, Korelilerin kendilerinden olanları daha iyi ücretle, daha zengin bölgelerde çalıştırdıkları, ikinci sırada Çinlilerin, en altta da Hispaniklerin geldiği anlatıldı. Pedikürcü kadınların nasırlarını alıp törpüledikleri ayaklardan nasıl mantar ve başka cilt hastalıkları kaptıkları da anlatıldı. Akrilik oje ve asetondaki kimyasalların bu kadınların solunum yollarını nasıl etkilediği, kansere, düşük yapmalarına ya da bebeklerinin sakat doğmasına nasıl yol açtığı da anlatıldı.

Kaç yıldır köle minibüslerinin sabah getirip akşam götürüşünü izlediğimiz öbek öbek kadınların durumunda bir anormallik olduğunu farkedebilmemiz için illa Times’da yazı çıkması mı gerekiyordu? Ne yazık ki, evet, çünkü, ne de olsa, herkes insan.

Sürekli göç alan ABD’de yeni gelenlerin yerleşinceye kadar zor bir dönem geçirdiği, etnik dayanışma ve kenetlenmenin en çok bu dönemlerde yer aldığı, yeni göçmenlerin özellikle bir ya da iki devre önce gelmiş olanlar tarafından sömürüldüğü iyi bilinir. İş çığrından çıkmadıkça da bunun yaygarası pek yapılmaz, çünkü, özellikle metropollerde, çoğunluk göçmendir ve herkesin bir sürünme dönemi hikayesi bulunur. Ayrıca, genellikle yiyecek ve hizmet sektöründeki sömürünün fiyatlara yansıdığının, yaşamı kolaylaştırdığının da herkes bal gibi ama sessizce farkındadır.

Tırnak konusunu birden sansasyonelleştiren, hizmetin kozmetik bir alanda olması ve yaygınlık derecesi oldu: insanların yaptırmalarının hiç de gerekli olmadığı ve gerek görüyorsa da kendi kendine yapabileceği bir uygulamadan söz ediyoruz.

Bana sorarsanız, manikürün ve özellikle de pedikürün böyle salgın halini almasının nedeni, kadınların nihayet 2000’li yıllarda tırnaklarına boya sürünce daha güzel, çekici, hoş olduklarını keşfetmiş olmaları değil. Olayı bu ölçüde yaygınlaştıran şey, kadınların el ve özellikle de ayaklarını az bir para karşılığında birtakım garibanlara yıkatıp temizleterek ve boyatarak kendilerini “iyi” hissetmeleri (“feels so good”). Yani, her kesimden insanın yarım saatliğine aristokratımsılaşmasını mümkün kılan bir sektör. Bu arada, Kutsal Kitap öykülerinde birisinin ayağını yıkamanın en büyük tevazu, saygı ve konukseverlik ifadesi olduğundan, köleye konuğun ayaklarının yıkatıldığından sık sık söz edildiğini de hatırlatmak isterim.

* * *

NAILSTEST13-master1050

Nicole Bengiveno/The New York Times (May 7, 2015)

Gazetedeki yazılar son derece etkili oldu, günlerce konuşuldu, vali salonların kontrole alınması için emirler yağdırdı. Salonlara asgari ücreti ve işçi haklarını bildiren, işçinin kaçak bile olsa korkmadan şikayet edebileceğini anlatan, dört dilde yazılmış duyurular asıldı. Birkaç günde dükkan vitrinlerinden havalandırma boruları çıkıverdi, işçiler ellerine eldiven, yüzlerine maske takmaya başladı.

Ve de aradan geçen birkaç haftada daha önce müşterilerin kuyrukta beklediği salonlarda boş oturan işçiler, yollarda da ayak tırnağı boyasız sandaletli genç kızlar görmeye başladım. Vicdan ve suçluluk duygusundan olmasa da, ojenin ve ortamın kanserojenliğinden söz edilmiş olmasının bu salgını bitireceği, salonların kapanacağı kesin. Bir, iki yıl içinde tırnak boyamanın rükuşluk göstergesi olduğu konuşulmaya başlanırsa da hiç şaşırmam.

Tabii ki arada güme giden yine garibanlar olacak, boğaz tokluğuna çalışan bir yığın insan bu sefer de hepten işsiz kalacak. Ama malum: hayat biter, çare bitmez. Sömürünün buradan hangi sektöre kaydığını keşfettiğimde yazıp bildiririm.

________________________

(*) New York Times, 7 ve 8 Mayıs 2015 yazıları:

http://www.nytimes.com/2015/05/10/nyregion/at-nail-salons-in-nyc-manicurists-are-underpaid-and-unprotected.html

http://www.nytimes.com/2015/05/11/nyregion/nail-salon-workers-in-nyc-face-hazardous-chemicals.html

Dahası:

http://www.nytimes.com/2015/05/30/nyregion/new-york-nail-salons-workers-bill-of-rights.html?_r=0

http://www.nytimes.com/2015/05/12/opinion/justice-for-nail-salon-workers.html

http://www.newyorker.com/business/currency/the-economics-of-new-yorks-low-nail-salon-prices

http://www.nytimes.com/2015/05/20/nyregion/when-it-comes-to-wage-abuses-its-not-just-the-nail-salons.html

Flaş! Öyle bir yazı yazdım ki…

1

Özgecan Aslan cinayeti sırasında annemi görmek için İstanbul’daydım (bir süre sonra unutanlar olabilir: 11 Şubat 2015’te, Tarsus’ta, bir minibüscünün tecavüz etmek için kaçırıp öldürdüğü genç kızdan söz ediyorum). Doksan yıllık hayatının ellisini Tarsus’ta geçirmiş olan annem “Tarsus’ta bir olay olmuş, nedir?” diye sordu, anlattım, “cesedi Alman Mezarlığı’nın oraya atmışlar” dedim, “hep de ya Alman Mezarlığı’nın oralara atarlar ya Karabucak Ormanı’na” dedi.

hurriyet_milliyet_13 subat 15Yani, maalesef, pek öyle yeni türden bir olay söz konusu değil. Yeni olan, internet. İnternet, Tarsus’taki minibüs şoförünün DNA diye bir şeyin varlığını öğrenip cesedin ellerini kesmeyi akıl etmesine olduğu kadar, eskiden kimsenin ruhunun duymadığı cinayetleri artık duymayanın kalmamasına da neden oluyor.

Türkiye dışında oturan, Türkiye’den çıkma herkes gibi ben de haberleri Türkiye gazetelerinin internet sitelerinden izliyorum. Artık ülkedeki milyonlarca kişinin de kağıt gazete almak yerine bunu yaptığı biliniyor. Özgecan cinayetinin haber edildiği 13 Şubat 2015 günü de gazeteleri taradım ve en popülerlerinden ikisinin internet açılış sayfalarından ekran görüntüleri fotoğrafladım (bkz. Figür 1 ve 2). (Yazıdaki figürleri büyütmek için üstlerine tıklayabilirsiniz.)

2

Bir gazete sayfasındaki birimlerin arasındaki boşluklar ya da çizgiler “farklı haber” anlamına geliyor. Bu sınırlar farklı kişilerin ilgi alanına giren farklı konularda haberi, yazıyı, fotoğrafı yan yana koyabilmeye, o yoldan da çeşiti, dolayısıyla da okuyucu sayısını ve satışı arttırmaya olanak sağlıyor.

Türkiye gazetelerinin öteden beri, örneğine başka yerlerde pek rastlanmayan biçimde “zengin” bir sayfa ve renk düzeninde basıldığını biliyoruz (bkz. Figür 3). Ancak, kağıt gazetede çok sayıda sayfa olduğu için, sayfalar arasında bir işbölümü oluşuyor, iç sayfalardaki her şeyi birinci sayfada duyurmaya gerek kalmıyor – çünkü okuyan sayfa çevire çevire okuyor.

Figür 3: Posta (kağıt baskı), 15 Mart 2015

Figür 3: Posta (kağıt baskı), 15 Mart 2015

Buna karşılık, bir gazetenin internet sitesinde çevrilecek sayfa yok, her haber ve yazı için açılış sayfasına bir “tüyo” konması gerekiyor. Sonuçta, kağıt gazetenin üçüncü sayfasında görmeye alıştığımız cinayet haberi de, orta sayfadaki romatizma haberi de, spor sayfalarındaki futbol haberleri de, arka sayfadaki bikinili kadın da açılış sayfasında en azından küçük bir fotoğraf ve kısa bir başlıkla yan yana geliveriyor. Birimlerin arasındaki boşluk ve çizgiler açılış sayfasına ne istenirse onun koyulabilmesi, okurların bunların arasında ilişki, çelişki ya da uygunsuzluk aramaması için bir araç olarak kullanılıyor.

İnternet sitelerinin kağıt gazeteden ikinci önemli farkı da yalnızca reklamdan gelir elde edebilmesi, reklamın da gazeteye bakan göz sayısına göre bulunup fiyatlandırılması. O nedenden, siteler bütünüyle “tık”a bağımlı hale geldi. Özellikle “geniş spektrumlu” olmaya çalışan gazete sitelerinin açılış sayfalarındaki her birimin asli görevi okuyucunun parmağına o tık hareketini yaptırmak.

Tık oltalarına takılan yem de yüz kızartacak ölçüde ucuz cinsinden: Açılış sayfaları üçüncü sınıf bir lunaparktaki korku tüneli çığırtkanının dilini konuşuyor: “Bu tünelde inanılmaz olmayana, korkutmayana, dehşete düşürmeyene, bomba olmayana, sarsmayana, şok etmeyene yer yok, al biletini (tık), gir içeri.” Ve başlıkların bir bağlaçla ya da üç noktayla bitmesi artık sıradanlaştı: “Öyle bir şey yaptı ki…”

Özetle, gazetelerin internet sitelerinin çoğu en çok ne satılıyorsa onu satıyor, en çok nasıl satılıyorsa öyle satıyor ve gördüğüm kadarıyla öncelikli hedefleri tık toplayabilmek.

3

Buraya kadar yazdıklarım “malûmun ilâmı” oldu, herkes tarafından bilinen şeyleri söyledim. Varmak istediğim konu şu:

Figür 4: Gazete Vatan, 22 Mart 2015

Figür 4: Gazete Vatan, 22 Mart 2015

Sözünü ettiğim sınır tanımaz çeşitlilik ve sansasyonel “ton,” bütün içerikleri aynı düzeye indirgiyor. Yalnızca bilgilendirmeye yönelik sıradan habere ya hiç yer verilmiyor ya da bir şekilde “şok” kostümü giydirilerek veriliyor. Meydan okumayan, tehdit ve hakaret içermeyen, lafı gediğine koymayan, “sert tepki” vermeyen, en azından birilerinden şikayetlenmeyen bir demece, herhangi bir konudaki “teknik” bir yazıya bile rastlamak artık pek mümkün değil (bkz. Figür 4).

hurriyet_13 Mar 15

Figür 5: Hürriyet, 13 Mart 2015

Örneğin, gençten bir kadının 80 erkekle beraber olmuş, hattâ İstanbul’a da uğramış olduğu haberine bakalım (bkz. Figür 5). Bunun yabancı kadınların alayının orospu olduğu fikrini pekiştirmesi, turist kadına musallat olunmasını meşrulaştırması gibi etkilerini bir yana bırakalım. Kanımca çok daha vahimi, bu “haber”in altındaki (basın çalışanlarınca kısaca “göt” olarak anılan) kıçı açık kadın fotoğrafı çevresine dizilmiş fotoğraflı kriptik başlıklar. Tabanca, tabut, türbe, saldırı ve seks yumağının ortasına Berkin Elvan’ın fotoğrafını yerleştirmekte de bir sakınca görülmemiş.

Örneğin, Muğla‘da çocuk tutuklulara işkence ve tecavüz haberinin korkunçluğuyla bir kadının iç çamaşırı giymemiş olmasının şaşırtıcılığı yan yana geliveriyor (bkz. Figür 6).

sozcu 27 Subat 15

Figür 6: Sözcü, 27 Şubat 2015

Örneğin, otobüste bir genç kızın göğüslerini mıncıklayan adam fotoğraflarının iki sıra altında göğüsleri yarıya kadar açık, çok genç bir kızın fotoğrafı yer alabiliyor (bkz. Figür 7).

hurriyet 27 subat 15

Figür 7: Hürriyet, 27 Şubat 2015

Bu fütursuz kolajların insani değerlere karşı bilinçaltı düzeyinde işleyen muazzam bir yabancılaşma yarattığını, kişinin toplum algısıyla top gibi oynadığını kestirmek için alim olmak gerekmiyor. Bu yabancılaştırmanın bir adım ötesi de gerçek anlamında ahlaksızlaştırmadır. “Gerçek anlamında” diyorum, çünkü, sözgelişi, “ahlaka aykırı” dendiğinde akla ilk gelen pornografi gayet dürüstçe çalışan bir endüstridir: Adam internette porno sitesi kurmuşsa, porno ne ise onu gösteriyor, “cinsellik eğitimi veriyorum,” “aşkı anlatıyorum” gibi sahteliklerin arkasına saklanmıyor, ikiyüzlülük yapmıyor.

4

Yalnızca söz konusu gazete sitelerine bakarak ardında nasıl bir toplum olduğunu kestirmeye çalışan biri, bunların kavga boyutu olmayan hiçbir şeye ilgi duymayan, cinsel açlığı tavan yapmış, değerleri çorba olmuş, karşılaştırma ve muhakeme yeteneği çok az gelişmiş kişilerden oluşan bir şiddet toplumunun yansımaları olduğu sonucuna varacaktır. Bu doğru mudur?

Bu siteleri yapıp satan kişilerin bu soruya “doğrudur” yanıtını vermesini beklerim. “Okur en çok neye tıklıyorsa onu koyuyorum” diyecek, suçu okur çoğunluğunun entellektüel yetersizliğine, eğitimsizliğine falan yıkacak, gazetenin toplumdaki eğilimlere göre biçimlenen ve (en önemlisi) kâr amacı güden bir yapılanma olduğunu söyleyecektir. Bu, kapitalin başıboş kaldığı toplumlarda iş adamlarından (businessmen) sık duyduğumuz masumiyet mantığıdır: “Benim işim alıp satmak, talep tespit ettiğim sürece şeker de alır satarım, tencere de, kadın da, uyuşturucu da, silah da. Bundan rahatsız olanlar benimle değil, talep sahipleriyle uğraşsın.” Yani, “sömürgen neşriyat” arzından ekmek yiyen adam doğal olarak talebin biçimlenmesindeki rolünü kabullenmeyecektir (toplumun kendini tanımlamasında en etkili konumdaki medya alanında iş yapıyor olsa bile).

Bu soruma “doğru değil” diyecek, kendinin, çevresinin yaşantısına bakıp gazetelerin yansıttığı gibi bütünüyle sado-mazoşist bir toplumda yaşamadığını söyleyecek çok sayıda duyarlı, sağduyulu kişinin olduğunu sanıyorum. Ancak, (bu yazıyı yazmak istememin temel nedeni) bu kişilerin mevcut sistemde tüketiciler olarak “kral” olduklarını, ciddi bir güç oluşturduklarını, ama kendilerine de birtakım sorumluluklar düştüğünü farketmeleri gerekir. Sözünü ettiğim “halk ne verilirse onu ister, ne isterse o verilir” kısır döngüsünün kırılması yasa ve yasaklarla olamaz, ancak tüketicinin itirazı ve baskısıyla olur. Anormali umursamamanın kanıksamaya, kanıksamanın da anormalin giderek normal sayılmasına neden olduğu, onun ucunun da bir noktada herkese dokunduğu binlerce yıldır, binlerce kez kanıtlanmış bir gerçek.

Ve de sesini duyurmanın son derece zahmetsiz olduğu bir alandan söz ediyorum: İnternet iki yönlü çalışan bir iletişim ortamı, karşı taraf senin ekranına ne kadar kolay gelip yerleşebiliyorsa, sen de ona o kadar kolay erişebiliyorsun. Doğrudan karşılık alamazsan da sesini dolaylı duyurabileceğin sosyal medyan, forumların, arkadaş grupların var. Yani, sokağa çıkıp gazlanman, coplanman, “elini taşın altına koyman” gerekmiyor, oturduğun yerden parmaklarını birazcık oynatman yeterli.

Özetle, tecavüz etmek için saldırılıp hunharca öldürülen bir kızın haberinin etrafına “dudak uçuklatan yatak odası fantezileri,” “ilk penis küçültme ameliyatı,” ünlü bir oyuncunun aldığı “memelerini kesip…” tehdidi gibisinden haber ve fotoğraflar dizen bir gazete sitesinin anında elektronik posta yağmuruna tutulması, boykot edilmesi, sosyal medyada rezil edilmesi gerekir diye düşünüyorum. Ya da böyle konularda her zamanki gibi parmağımızı bile oynatmamaya devam edebiliriz.

Modern Dans, Avokado ve Tezsiz Antitezlik Üzerine

CageCunninghamDansçı Merce Cunningham (1919-2009) ile müzisyen John Cage (1912-1992) 1940’ların ortalarında birlikte çalışmaya başlıyor. İlk başlarda herkes gibi onlar da önce müziği, ardından dansı oluşturuyor ama kısa zamanda bu yöntemin dansı kısıtladığına karar veriyorlar. Tersini yapmayı, dansı hazırlayıp müziği sonradan uydurmayı deniyorlar, bu sefer de müziğin nasıl uydurulacağı sorunu çıkıyor ortaya: aradaki ilişkinin uyumlu mu, uyumsuz mu, bazen uyumlu, bazen uyumsuz mu olması gerektiği gibi şeyler tartışılıyor. Sonunda (belki de bir “yeter be!” anında) müzikle dansın ayrılmalarına, hayatlarını aynı evin ayrı odalarında her nasıl istiyorlarsa öyle sürdürmelerine karar veriliyor.

Ve modern dans tarihindeki belki de en etkili devrim gerçekleşmiş oluyor: dans ve müziğin birbirinden bağımsızlaştırılması. Gösterilerde müzisyenler dansçıları umursamadan, ne yaptıklarına bile bakmadan müziklerini icra etmeye, dansçılar da müziği dinlemeden, içlerinden sayarak, birbirlerini kollayarak, vb. dans etmeye başlıyor.

1980’de New York’a taşınmadan önce böyle bir uygulama olduğunu bilmezdim, olabileceği de aklımın ucundan geçmezdi (dünyada avokado adında bir meyve olduğunu da bilmediğim gibi). O güne kadarki dans bilgim Festival’de falan izlemiş olduklarımla sınırlıydı — dansçıların müziğin her notasına basa basa dansettiği türden. New York’ta izlediğim ilk dans gösterisinde de bağımsızlık durumuna ancak gösterinin sonuna doğru uyanabilmiştim: çünkü, her izleyicininki gibi benim beynim de sesle görüntüyü birbirine bağlamadan duramamıştı. Arada önceden hesaplanmış bir bağlantı olmadığını kavrayıncaya kadar, ritmik bir yapısı olmayan o karmakarışık müzikle dansı senkronize edebilmeyi nasıl becerdiklerini hayretler içinde çözmeye çalışmıştım.

O yıllarda dansta (ve John Cage’in etkilediği daha birçok sanat dalında) kendini modern olarak tanımlayan herkesin benimsediği yaklaşım az çok şuydu: Ögeleri izleyici/dinleyiciye sun, ilişki empoze etme, algılayan kişi nasıl olsa bunları zihninde birbiriyle bağlayacaktır ve ortaya (rastlantılar ve algılayanların farklı birikimleri sonucunda) senin kırk yıl düşünsen aklına gelmeyecek ilginçlik ve değerde ilişkiler çıkacaktır. Sanatta ışıldağı üretenden algılayana çeviren anlayışın temeli.

Cage ve Cunningham’in ortaya attığı fikir ve uygulama, popüler diyalektik terimleriyle söylersek, bir antitez niteliğindeydi, çünkü ortada “antilik” edilebilecek yerleşik bir dans anlayışı, bir tez vardı.

Tezin mekanı da Kuzey Amerika ve Avrupa’ydı. Neden bu bölgelerde ikamet ettiğinin nedenleri saymakla bitmez. Önemli bulduğum birkaçını sıralayayım: Birincisi, halk danslarından saray danslarına, saray danslarından baleye, baleden modern dansa geçiş buralarda gerçekleşmiş. İkincisi, buralarda eskiden beri sanatı hissiyattan çok bir fikir, buluş ve deneme alanı olarak gören bir çevre olmuş. Balenin ve modern dansın ne olup ne olmadığı ve nasıl olması gerektiği ilk yıllarından başlayarak sürekli tartışılmış. Üçüncüsü, bunlara kaynaklık eden halk danslarında yeknesaklık merakı dünyanın diğer bölgelerindekilere oranla daha az: Çok sayıda kişinin davulun tokmağının emrine girip hep birlikte aynı hareketi aynı anda yapmasındaki “estetik” bu bölgelerde o kadar makbul sayılmamış.

MCDCCage ve Cunningham toplumda bilinen, somut bir uygulamanın değişmesi için kendi içinde tutarlı bir mantığı olan, somut bir öneri sunmuşlardı. Önerinin kabul görmüş olduğuna bizzat şahit oldum. Öyle ki, 1980’lerin modern sanat çevrelerinde, ritmik müziğe ayak uydurmaktan oluşan modern danslar konuyu kavrayamayan eski kafalıların yaptığı popülist işler olarak görülüyordu. Müziğin vuruşlarını dansçının da bedeniyle ikilemesinin (redundancy) bir gereksizlik olduğuna bütünüyle ikna olmuştuk (bu türden dans gösterilerinden yüzünü ekşitip çıkanlarımız boldu).

Sonra ne oldu? Bir senteze ulaşıldı mı? Bence, evet, tartışmanın yer aldığı Kuzey Amerika ve Avrupa’da ulaşıldı. Ama bu sentez yeni bir biçim olarak çıkmadı ortaya: eski tek şerit yola alternatif bir yol oluşmadı, eski yol otobana dönüştü, herkes ferah ferah, özgürce, istediği şeritte istediği hızda gitmeye başladı.

Yeni kuşakların yolun bir zamanlar tek şerit olduğundan, söz konusu tartışmanın yaşanmış olduğundan haberi bile yok ve bu bilgisizlik beni yakın zamana kadar bayağı rahatsız ederdi. Hele Cunningham topluluğunun son yıllarında gösterilerden önce izleyicilere dansla müziğin aslında birbirinden bağımsız olduğunu açıklamaya gayret etmeleri içimi sızlatırdı.

Ama giderek bu konuda dertlenmenin anlamsız olduğuna karar verdim: Batılı dansçılar için senkronizasyon artık üzerinde kıyamet koparılacak bir konu değil: olabilir de, olmayabilir de. Ama, müzikle uyumlu dans ettiklerinde bunu eskiden olduğu gibi “başka türlüsü olamaz” tavrında değil, daha bir “bilerek,” daha bir “mesafeli” yapıyorlar. Müzik-dans ilişkisinde artık ciddi bir farkındalık var. Geçmişi bilenler kırk-elli yıl önceki tartışmaların bıraktığı izleri açıkça görebiliyor: Cage ve Cunningham’in önerisi kabul edildi, benimsendi ve içselleştirildi. Şimdilerde yeni tartışma konuları var: dansın tiyatroya daha yaklaştırılması, dansçının ağzını ve sesini de kullanması, yeni teknolojilerin sağladığı yeni olanakların kullanımı gibi.

Ancak, dediğim gibi, bu gelişme modern dansın kök salmış ve üzerinde konuşulur bir konu olduğu bölgelerde yer aldı. Başka bölgelerden olup da Batı’da yetişmiş kişiler arasından modern dansın yanısıra Cage ve Cunningham’in anlayışını da ülkesine ithal edip uygulayanlar oldu tabii ki, ama tezin ne olduğunun bilinmediği bir ortamda ortaya atılan antitez ne anlam taşırsa, bu ithalatın anlamı da o kadar oldu.

Bir bölgede modern dans ya da benzeri bir etkinliğin yeşermemiş olması yakınılacak ya da yerilecek bir durum değil. Her bitki her iklimde yetişmiyor. Ama arada sırada, bilgi birikimi ve teknoloji yardımıyla, bazı bitkiler elverişsiz gibi görünen yerlerde de yetiştirilebiliyor.

avocadoÖrneğin, 1980’lere kadar Türkiye’de kimsenin avokadodan haberi yoktu, tabii ki eksikliğini de hissetmezdik. Sonra birileri bir yolunu bulup yetiştirmeyi başardı, şimdilerde kıyı bölgelerinde yüzlerce ton üretiliyormuş. Her yerde önünüze çıkmasa da aklınıza gelirse bulup alabiliyorsunuz. Üreticiler epey bir zamandır avokadoyu yerel mutfakla bağlantılayarak topluma tanıtmaya, yani mallarına pazar yaratmaya çalışıyorlar. Sanırım epeyce başarılı da oldular: başka ülkelerde hiç rastlanmayan yoğurtlu, kekikli, karidesli avokado mezeleri var artık, mesela.

Türkiye’de modern dans da pek bilinmezdi, şimdilerde o da var, ama birkaç lüks marketin özel bir köşesinden başka yerde pek bulunamıyor. Modern dansı edenleri ve izleyenleri toplasan sayı olarak bir tondaki avokado sayısına ulaşamıyorsun.

Tıpkı avokado gibi, olmazsa yokluğu hiç farkedilmeyecek, ama olursa da topluma ciddi katkıları olabilecek, besin değeri oldukça yüksek bir etkinlikten söz ediyoruz. Ama buna yatırım yapanların da “ben rafa koyarım, merak eden gelir alır” ile yetinmemesi, konuyu düşünce sirkülasyonuna sokabilmek, kültüre entegre edebilmek için bayağı bir uğraşması gerekiyor. Başarılması neredeyse olanaksız denecek zorlukta bir iş ama bir kenarda süs eşyası gibi kalmamanın tek çaresi de bu.

_______________________________________

[Konuyla ilgilenenlere: John Cage: Seçme Yazılar (Yayına hazırlayan ve çeviren: Semih Fırıncıoğlu), Istanbul: Pan Yayıncılık, 2012.]  http://pankitap.com/urun/john-cage-secme-yazilar/

Çocukluktaki Korku Savma Ritüelleri Büyüyünce Nereye Gidiyor?

1

Ana kucağında ilelebet oturamayacağımızı, adına “dünya” denilen yaşam alanını anne babamızın değil, rastlantılarla işleyen doğa düzeninin biçimlendirdiğini ve, en beteri de, ölümlü olduğumuzu iki-üç yaşlarında farketmeye başlıyormuşuz.

ellerFreud’a bakarsak, sonradan kendimize kurduğumuz hayatları bu ilk “cennet” yılların izlenim ve duyguları belirliyor (fantezilerin yansıtılması): Her şeyi ve her işin doğrusunu bilen, sözünden çıkmadığımız sürece varlığımızı kollayan egemen güç (baba) ve kendini bütünüyle bizim hayatta kalabilmemize ve rahat etmemize adamış doğa (anne). (Tanrı hemen her dilde “baba,” doğa da “ana” sayılıyor –“toprak ana,” “mother nature.”)

Freud’un yaklaşımı birçoğu gibi bizim de aklımıza yatmasa da bir noktada bir “jeton düşmesi” yaşadığımız ve ömür boyu halleşmemiz gereken gerçeklik karşısında içimizi bir korku sardığı bariz. Tahmin edilemezliklere alabildiğine gebe bir ortamda sürekli önlemler alarak varlığımızı kazasız belasız sürdürmeye çalışmak zorunda olmamız hoş bir durum değil.

Büyüklerimiz tabii ki korunabilmemiz için hangi önlemi nasıl almamız gerektiğini öğretiyorlar ama bu öğretilerin her zaman için korkuyu pekiştiren, doğrulayan bir tarafı da var.

Sonuçta, hemen hepimiz ufacık yaşta bile kaderimizi kontrol edebilmek için kendi kendimize birtakım irrasyonel “önlemler” geliştirmeye başlıyoruz. Bu davranışlara “çocukluk ritüelleri” ya da “gelişme dönemi batıl inanç ritüelleri” gibi adlar veriliyor.

Çocukluk ritüellerinin en tipiği herhalde kaldırımdaki çizgilere basmamaya çalışarak yürünmesidir. Adımını birlikte yürüdüğün kişinin adımına uydurmak da epeyce yaygın. Liste uzayıp gidiyor: Evdeki halının desenindeki belirli noktalara basıp belirli noktalara basmamak. Ya da evden çıkarken kapının kenarına elini üç kez sürmek. Ya da elini sabunladıktan sonra suyun altına beş kez tutup çekmek. Ya da belirli kelimeleri duyduğun ya da gördüğünde tahtaya vurmak. Ya da bir şeyleri sürekli saymak. (Ritüelleri oluşturmakta sayılar, tekrar, yönler ve simetri en çok başvurulan malzeme oluyor.)

Çocukluk ritüellerinin ardındaki mantık son derece net: Biz insanlar nasıl bir şeyleri bir araya getirip yeni bir şeyler üretiyorsak, bizleri ve evreni de bir iradenin üretmiş ve denetleyip yönlendiriyor olması gerekir. Bu iradeyi hoş tutarsan o da karşılığında seni bu kaotik düzende kollar, kayırır.

Sonuçta, söz konusu ritüeller yönetici iradeyle iletişime geçme ve kendini sağlama alma amacını taşıyor. Bunları yapmazsan kötü bir şey olabilir, yaparsan o kötü şey olmaz. Ritüelle olabilecek kötü şey arasında neden-sonuç ilişkisi tabii ki yoktur ve bu bile bile yapılır. Önemli olan, doğa düzenini kontrol eden mistik güce bir mesaj göndermek, “yolda giderken lütfen bana araba çarptırma” demektir.

Bu ritüelleri kimi çocuğun güçlü, kimisinin hafif geçirmesine bir yığın neden sayılıyor: içine doğulan koşullar kadar kişinin beyninin seratonin salgısını ne verimlilikte kullanabildiği de belirleyici olabiliyor.

Bazısında söz konusu ritüeller tıbbi müdahele gerektirecek derecede şiddetlenip obsesif kompulsiflik hastalığına dönüşüyor ve yetişkinlikte de devam ediyor. (Obsesiften kasıt korkuya kaynaklık eden saplantı (obsession), kompulsif de kişinin korkuyu savmak için kendini yapmak zorunda hissettiği ritüeller (compulsion)). Ellerini saatlerce yıkayan, kapıyı kilitleyip kilitlemediğini defalarca kontrol eden, saçlarını “tam” gerektiği gibi tarayabilmek için ayna karşısında saatlerce dikilen insanları biliriz ya da duymuşuzdur.

Geriye kalan çok büyük çoğunluğun ise ergenlik döneminde yaşamla baş etmeyi öğrendikçe, kendine güveni geldikçe, korkuyu bertaraf ritüellerini azalttığı ve giderek bitirdiği söyleniyor. Ben işin bu tarafına kuşkuyla bakıyorum. Çünkü, doğanın rastlantısal işleyiş düzeninde bir değişme olmuyor. İstenmedik ve beklenmedikten korku her yaştaki insan için geçerliliğini koruduğundan, aldığımız önlemlerin büyük çoğunluğu işlevsel, rasyonel olsa da (arabalar için yol, yayalar için kaldırım yapmak gibi), hepimiz farkında olmadan epeyce bir obsesif kompulsif davranışı sürdürüyoruz. Daha doğrusu, çocukken deli demesinler diye gizli kapaklı yaptığımız gariplikleri toplumda yerleşmiş, meşrulaşmış davranışlara dönüştürüyoruz.

shoes

(Foto: Levent Başaçık)

Yalnızca “tahtaya vurmak” gibi artık evrenselleşmiş korku savıcı hareketlerden söz etmiyorum: Yaşantılarımız işlevselliği neredeyse sıfır değerde “adetler”le dolu. Sofralarımızdaki tabakların, çatal bıçakların birbirinin aynı olmasına özen göstermemizden giyim kuşamımızda simetri gözetmemize (çorapların, kunduraların farklı renk ve biçimlerde olmasının kime ne zararı olabilir?), sağımız ve solumuz arasında işbölümleri uydurmaktan “kir” adını verdiğimiz genellikle zararsız şeyle sürekli savaşıyor olmamıza kadar. Ancak, hiçbir ortam çocukluk ritüellerine organize dinî ibadet platformları kadar kucak açamıyor.

2

tespihler

Tespihler: Anglikan, Japon Zen Budist, Bahai, Rum Ortodoks

Müslümanlıkta ibadet edebilmek için abdest alınması gerekiyor. Abdest baş, boyun, el, kol ve ayakların önce sağ, sonra sol düzeninde (bazı aşamaları üç kez tekrarlanarak) yıkanıp silinmesinden oluşuyor. Rahmetli anneannem sabah kalkınca aldığı abdestle sabah, öğlen, hatta ikindi namazlarını kılabilen biriydi. Yani, o saate kadar tuvalete gitmemeyi ya da gaz çıkarmamayı başarabiliyordu. İkindi namazından sonra tuvalete gider, ardından akşam namazı için tekrar abdest alırdı, ben de tuvalete gitmiş olduğu için tekrar yüzünü, kulaklarını, burnunu, ağzını, ayaklarını yıkamak zorunda olmasına anlam veremezdim. Sorduğumda aldığım yanıt “öyle emredilmiş” olurdu.

Dindar olmayanlar genellikle ibadetlerin biçimine bakıp mantıksızlık, yani ritüelin işlevsel bir yanının olmadığını tespit edip eleştirirler ve bence çok önemli bir noktayı es geçerler: İbadetin en önemli özelliği sorgulanmadan yapılmasıdır. Örneğin, koyu dindar Musevi’ye sabah kalktığında ellerine önce sağ, sonra sol düzeninde üçer kez su dökmek yerine musluğun altına tutup sabunlasa daha temiz olacağını söyleseniz, yanıtı çok büyük olasılıkla “kural bu” olacaktır. Kuralı sorgulamamak ve söyleneni yapmak ellerin temizlenmesinden çok daha önemlidir.

Organize dinlerde ibadetin nasıl yapıldığına kabaca bir göz atan herkes bunların sayı ve tekrar (genellikle 3, 7, 10, 12, 40) ve yön ve simetri esaslı olduğunu görecektir. Anlamını bilmediğin duanın defalarca tekrarlanması, tespih, ibadet sırasında yüzünü döneceğin yön gibi şeyler her dinde var.

Çoraplarını on kez giyip çıkarmadan kapıdan dışarı adım atamayan bir obsesif kompulsif bunun bir rahatsızlık olduğunun farkındadır ve genellikle ilaç ve terapiyle tedavi olabilir. Buna karşılık, tespih çekerek dua eden bir Katolik için Hz. Meryem Duası’nı (Hail Mary) on kez tekrarlamasında, yanlış saymış olabileceğini hissedince dönüp en baştan başlamasında tedaviye gerek bir durum yoktur. Hattâ çoraplarıyla uğraşan obsesif kompulsifin kendini dine verip muntazam tespih çekerek derdinden kurtulabileceğini de düşünür.

Benim ilgimin olup uzmanlığımın hiç olmadığı psikoloji ve antropoloji alanlarına giren bir konudan söz ediyorum. Dinle batıl inancın içiçe geçtiği bir ortamda büyümüş, beyni seratonin tutmakta biraz zorlanan biri olarak çok eskilerden beri aklıma takılan bir sezgi bu: Kendini evrende konumlandırmaya, varoluşunu anlamlandırmaya çabalayan ve korkudan ödü patlayan çocuğun akıl ettiği endişe dindirici ritüellerden obsesif kompulsifliğe ve/veya dinî ibadetlere giden bayağı kalın bir çizgi görüyorum.

Yıllardır arada bir hatırladıkça bu konuda bir araştırma yapılmış mı, yazı yazılmış mı diye bakınıyorum ama bulamıyorum. Dinin obsesif kompulsifliğe malzeme olabildiğinden, korkulara kaynaklık edebildiğinden söz eden epeyce yazı var ama konuya tersinden bakan yok. Olsa, belki endişe ve korkularını dinî inanç, aidiyet ve ibadetle kontrol altına alıp rahatlayan insanın nasıl olup da bu aidiyet adına başkalarını korkutmaya, incitmeye, öldürmeye başlayabildiğini anlamamıza biraz katkısı olabilir.

İkiye Yarılmışlığa Bir de Şöyle Bir Bakış

İkiye Yarılmışlığa Bir de Şöyle Bir Bakış

Türkiye’deki özel okullar üzerine yazılmış bir makale çıktı karşıma. Yazar 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yabancı ve azınlık okullarının ne çok sayıda olduğunu anlatıyor (yüzlerce olduğunu bilmezdim) ve şu saptamayı yapıyor:

Devlet, eğitim verme sorumluluğunu yönetici-memur ve asker yetiştirmekle sınırlandırmıştır. Bunun doğal sonucu olarak, çeşitli dinî gruplar ve topluluklar, eğitimlerini kendileri sağlama yoluna gitmişlerdir. Bu durum, özel okulların yaygınlaşmasını pekiştirmiştir.*

Robert Lisesi, Gould Hall

Robert Lisesi, Gould Hall

Bundan devlet okulu ve özel okulla belirlenen bir işbölümünün epeyce eski bir geçmişi olduğu sonucu çıkıyor: Devlet sürekliliğini sağlayabilmek için kendine gerekli kadroların yetiştirilmesiyle ilgilenmiş, devlet mekanizması dışında kalan iş alanları için eğitimi özel okullara bırakmış.

Bu saptamanın doğruluğunu yanlışlığını tartabilecek bilgiye sahip değilim. Ama kişisel deneyimime dayanarak şunu söyleyebilirim: Ben şu sıralarda kabaca 55-65 yaşlarında olan, yani dünyada her sektör ve kurumda en üst düzeylerde dolaşan kuşaktanım. Bu, ortaoğrenimini 1960’larda tamamlamış kuşaktır. Ve bizlerin ortaöğrenimden geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de durum az çok bu yazıda söylendiği gibiydi.

1960’ların başlarında Türkiye’nin nüfusu 30 milyondan azmış. Okuryazar oranı yalnızca % 40 imiş ve nüfusun % 70’i tarım ve hayvancılıkla uğraşırmış. Yani, lise, hatta ortaokul okumasının gereksiz olduğu düşünülen epeyce bir çocuk vardı, öğrenimde bugünkü gibi kıran kırana bir rekabet yoktu.

Ortaöğrenime devam etmesi uygun görülen, ilkokulu bitirmiş on iki yaşındaki bir çocuğun önünde iki seçenek dururdu: Ya çok büyük çoğunluğun yaptığı gibi oturduğu bölgedeki ücretsiz devlet ortaokuluna yazılacak ya da yabancı bir dilde eğitim veren, genellikle yabancıların kurup yönettiği, çoğu İstanbul’da olan bir avuç paralı özel okuldan birinin sınavına girecekti. Fen liseleri, Anadolu liseleri, Türk girişimcilerin kurduğu kâr amaçlı “kolejler” gibi üçüncü bir seçenek oluşturan okullar tek tük belirmeye başlıyordu.

Özel okullar öğrencilerini kendi özel sınavlarından geçirerek seçerdi. Seçilenlerin çoğunluğu okul ücretini ödeyebilecek güçteki kentli profesyonellerin, eşrafın ve üst düzey memurların çocukları olurdu. Yani, temelde, evine gazete, kitap giren, radyoda haberleri dinleyen, arada bir seyahat eden, az da olsa okumuş ailelerin ilkokulda “ihtimamla” yetişmiş, sınav hazırlık dersleri aldırılmış çocukları.

O yıllarda en öncelikli hedef çocuğun bir yabancı dil öğrenmesiydi (“bir lisan, bir insan; iki lisan, iki insan” sözü çok yaygındı). Kendini sıradanlıktan kurtarmanın anahtarı buydu. Sonrasında da Orta Doğu, Hacettepe, Boğaziçi gibi İngilizce ağırlıklı eğitim veren “elit” üniversitelerden birinde iş idaresi ya da mühendislik okuması ya da bir tıp fakültesine girmesi, bunlar olmazsa da yurt dışına gitmesi hayal edilirdi. Devlet okuluna giden çocuğun sonunda –yıllarca İngilizce derslerinde E. V. Gatenby kitapları hatmettirilmesine rağmen– bir turiste iki kavşaklık yol bile tarif edemediği bilinirdi.

Yabancı dil öğretiminin ötesinde birçok öğrencinin yatılı okuduğu özel okulların “püf noktası,” kanımca, okumuş ailelerin seçilmiş çocuklarının birbiriyle etkileştiği kapalı alanlar (kampus) yaratmalarıydı. Bu ortamlar dili öğretilmekte olan batı ülkesinin kalıplarıyla düzenleniyor ve öğretmenler kendi toplumlarının kültürel kodlarını yerel kodlarla karşılaştırma yapmadan, nesnel bir tavırla tanıtıyorlardı (her toplum gibi Türkiye toplumunun da kendini kendinden başkasının eleştirmesine dayanamadığının ayrımındaydılar). Kampusun içiyle dışı arasında bir farklılık oluşması ve çocukların bunu gözlemleyerek, karşılaştırarak yetişmesi kaçınılmazdı.

İngilizce bilen Türkler arasında yazışma örneği.

İngilizce bilen Türkler arasında yazışma örneği.

Bu karşılaştırmalı eğitimin sonunda ulaştığımız sonuçların başında Batı’nın Doğu’dan kesinlikle daha üstün olduğu geliyordu (bunun önemli bir nedeni Batı’nın Hıristiyanlığı olmasa da Doğu’nun Müslümanlığıydı). Türkiye’nin sorunlu bir ülke olduğunun ayrımındaydık: Sorunlar ancak Cumhuriyet’in de hedef edindiği biçimde, Batılılaşarak çözülebilirdi ama “halk” yabancı dil bilmezliği, cehaleti ve dogmaları yüzünden bunu kavrayamıyor ve beceremiyordu. Kampus dışındaki halkın sıradan yaşantısı ancak eleştirmek için, yermek için, acıdığımız için ya da dalga geçmek için, yani, temelde, farklılığımızı birbirimize ve kendimize kanıtlamak için sözünü ettiğimiz bir gerçeklikti. Çocukluk yıllarında bile kendimizi “aydın” olarak nitelendirebilmemizin nedeni bu farklılık duygusuydu.

Sonuçta, çoğumuz özel okul kampusundan elit üniversite kampuslarına geçti, onun ardından da kendine “Batılı” olduğunu düşündüğü biçimlerde izole, küçük, lüks kampuslar kurdu. (“Kampus” sözünü mecaz anlamında da, bekçili, dikenli telli, güvenlik kameralı mekanları düşünerek sözlük anlamında da okuyabilirsiniz.) Toplumsal örgütlenmede katkı ve söz sahibi olmak aklımızın ucundan geçmedi: ne siyasete girenimiz oldu, ne de devlette çalışanımız.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 4 Ağustos 2014 (Hürriyet Gazetesi)

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 4 Ağustos 2014 (Hürriyet Gazetesi)

Getirisi yüksek, özgürlüğü bol özel sektör dururken devlete memur olmanın cazip hiçbir yanı yoktu. Siyaset de bizlerin gözünde devlet okullu alt “kastların” kendi aralarındaki dalaşmalarından oluşan birtakım etkinliklerdi (arada bir ucu bizlere de dokunacak ölçüde ileri gidecek olurlarsa kampuslarımızı korumakla mükellef saydığımız asker gelip iki tokat patlatırdı bunlara).

Kendimize yakıştırabildiğimiz tek bürokratlık gün gelip de yabancı ülkelerde elçi falan olmak üzere dışişlerine girmekti. Siyasete ciddi biçimde ilgi duyanlar var olmasına vardı ama bunların katılımları hal ve gidiş hakkında tespit üretmekle ve fikirlerini “oturarak” (üniversite kürsülerinden ya da gazete köşelerinden) iletmekle sınırlı kaldı.

Bu düşüncelerimi duyurduğum 55-65 yaşlarındaki özel okullu kuşağımdan en sık duyduğum yanıt, devlet ve siyaseti elinde tutan kesimlerin bizleri aralarına sokmadığı oluyor: “istesek de giremezdik.” Çoğunun yaşamında hedef edindiği şeyleri elde etmekte ne ölçüde başarılı olmuş olduğuna, organizasyon becerisine bakınca bu gerekçe aklıma yatmıyor.

Özetle, bizler siyaset ve devlete bulaşmaya gerek duymadık. Çünkü gerek duymamızı gerektirecek bir durum olmadı. Çünkü ülkedeki siyasi dalgalanmalar kampuslarımızdaki yaşantılarımızı hiçbir zaman somut biçimlerde etkilemedi, yaşantı biçimlerimizde ve tüketim gücümüzde bir eksilme olmadı (belki her durumda bir artış olduğu bile söylenebilir). Siyasi gidişattan şikayetlenmemizin temelinde kampus dışından içeri sızmalar olması, çevremizde görmeye alışık olmadığımız ve kendimize yakıştıramadığımız yüzler belirmesi ve “bizden” olmayan birilerinin “bize ait” saydığımız türden tüketimin bir kısmına el atması yatıyor (bu zaman zaman gözüme ekonomik ya da politikten çok estetik bir rahatsızlık gibi görünüyor).

Cumhuriyet döneminde devlet tabii ki Osmanlı gibi yalnızca asker ve bürokrat yetiştirmekle yetinmedi, giderek her türlü mesleğin eğitimini sağlamaya çalıştı. “Özel sektör bütünüyle özel okul mezunlarının elindedir” gibi bir şey tabii ki söylenemez; devlet okullarından mezun sayısız insan her türlü işe girdi. Ama ne yazık ki “devlet ve siyaset eskiden olduğu gibi şimdi de bütünüyle devlet okullarından mezunların elindedir” demek yanlış olmaz.** Yani, en azından benim kuşağım 19. yüzyıldan beri süregelen işbölümünü devam ettirdi.

1960’lardan sonra başlayan okul sayısında ve türündeki artışın bu geleneksel işbölümünü nasıl etkilediğini bilmiyorum. Ama benim özel okullu kuşağımın çocuklarını yabancı dille eğitim veren özel okullara ve özel sektöre sokmaya devam ettiğini biliyorum. Henüz hep istemedikleri yönde ilerlediğinden şikayetlendikleri “gidişatı” değiştirmesi için çocuğuna siyasete atılmayı ya da devlette görev almayı salık veren bir tanıdığa rastlamış değilim.

________________________

* Dr. Selçuk Uygun, “Türkiye’de Dünden Bugüne Özel Okullara Bir Bakış (Gelişim ve Etkileri),” Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl: 2003, Cilt: 36, Sayı: 1-2.

** Kasım 2013’te yaptığım ve bu blogda yayımladığım araştırmalarımda Türkiye’deki 81 validen birinin bile ortaöğrenimini yabancı dille eğitim veren bir özel okulda tamamlamamış olduğunu gördüm (Parantez İçinde: (TC Valiler Profili)). Aynı biçimde, 2009-2014 dönemindeki 81 il/büyükşehir belediye başkanı arasında bu türden özel okula gittiğini saptayabildiğim kişi sayısı da 4 oldu (Parantez İçinde: (TC Belediye Başkanları Profili)).

 

 

Bu Blog, Aslında… ve Gençlere Üç Makarna Tarifi

Bu blogun okuyucu sayısı yavaş yavaş artıyor. Yazıların çoğu otobiyografik sayılır ama yine de kendimi tanıtmam için “okuyucu istekleri” geliyor. Bu yazıyı (bir parça) o isteklere yanıt olsun diye yazdım.

1

Ben yaklaşık otuz yıldır New York’ta oturuyorum, başka bir yere gitmeye de henüz pek niyetim yok. New York’a İstanbul’dan geldim, İstanbul’a Tarsus’tan gitmiştim, Tarsus’a da Elazığ’dan. Aralara irili ufaklı başka şehirler de girdi ama ana rota bu oldu.

“Geçmiş” dediğimiz şey, malûm, bellekten oluşuyor. Benim zihnim belleğindeki malzeme konusunda fazlaca sevecen ve himayeci: hiçbirini unutmamaya çabalıyor, yeni bir deneyimin bir ötekini silmesine razı olmuyor. Bunun neden böyle olduğunu kestiremiyorum (çözebilirsem yazıp bildiririm).

Ömrüm boyunca bir baltaya sap olmak yerine saplığını sevdiğim ve becerebildiğim birkaç baltanın birinden ötekine sıçrayabilmek istedim. Bunun bir nedeni becerilerim konusunda da himayeci olmam, bir nedeni de sıkılma özgürlüğüm konusundaki hassasiyetim olabilir. Özetle, “sen nesin?” diye sorulduğunda verecek bir yanıtım olmasın istedim ve başardım: bu soruya yanıt bulamamayı hâlâ sürdürüyorum. Ama “şu sıralarda” ne yaptığım sorulduğunda verecek bir yanıtım hep oluyor, çok şükür.

2

Becerebildiğim birkaç işten biri de yazmak. Oturup epeyce geniş bir alana yayılmış belleğimin ötesinden berisinden bir şeyleri bir araya getirip kompozisyonlar oluşturmak benim için hoş bir uğraş. Benim gözümde bunun müzik kompozisyonundan (becerebildiğim başka bir iş) pek bir farkı yok. İngilizcem zayıf değil ama, doğal olarak, anadilimi daha rahat kontrol edebiliyorum. Kaldı ki, bellek malzememin en az yarısı da Türkiye’den kalma. Fırsat bulduğumda ya da yaratabildiğimde Türkçe dilinde yazıyorum.

Bu blog da benim Türkçe yazmama olanak veren bir iletişim ortamı. İnternet ortamının en güzel tarafı, okumak isteyenin üç-beş dakika zaman ayırmak dışında hiçbir harcama yapmasını gerektirmemesi. Ancak, bir karşılık gözetmeden dünyaya sunulan bir yazının bile laf olsun diye yazılmaması, birilerine bir yarar sağlamaya yönelik olması gerektiğine inanıyorum.

Bu yazılardan yararlanmasını umduklarım öncelikle Türkçe dilini konuşan genç kuşaklar. Yazarken zihnimde hitap ettiğim kişiler genellikle onlar oluyor. Şimdilerde ellilerini, hatta kırklarını aşmış olan Türkiyeli okumuş kentli kuşaklarla, yani “benim ekip”le iletişim kurmakta eskiden de zorlanırdım, şimdi de zorlanıyorum.

Beni tası tarağı toplayıp başka bir ülkeye göçe itenin ne olduğunu formüle etmeyi denediğimde, bitmez tükenmez bir taraflaşma ve kavgalaşma enerji ve sinerjisine bir türlü ayak uyduramadığım geliyor aklıma. Lunaparkta kapalı bir mekanda sürekli birbiriyle toslaşarak dolaşan “çarpışan otomobil” eğlencesine katılmayı bir türlü beceremeyen ve kalkıp çıkan birine benzetebilirsiniz (sürücü ehliyetim hâlâ yok).

Bu benzetme doğru bir teşhis midir yoksa kişiliğimden kaynaklanan öznel bir görüntü müdür bilmiyorum, ama sanki Haziran 2013’teki Gezi Parkı olaylarının en azından ilk günlerinde gençlerden oluşan bir kesim benim bu teşhisimi paylaştığını, artık taraflaşıp kavgalaşarak yaşamak istemediğini söyledi gibime geldi. Emin konuşamıyorum çünkü birçoğu gibi ben de bu gençlere baktığımda ne görmek istiyorsam onu görmüş olabilirim.

3

Birisi Türkçe bilenler tarafından okunacak yazılar içeren bir blog oluşturmaya karar verdiğinde “ama Türkler okumaya meraklı değil” sözünün aklına takılmaması olanaksız. Kişi başına düşen kitap ve gazete sayısı gibi istatistikler okumaya pek heves olmadığını doğruluyor tabii ki. Ama “niye okumuyorlar?” sorusunu sorup “eğitilmemişler,” “alışkanlık kazanmamışlar,” “üşengeçler” gibi beylik açıklamaların biraz ötesine baksak, belki de okumayanların okumamakta pek de haksız olmadıklarını göreceğiz: çünkü, kanımca, yazmak ve okumak denince akla gelen imgelerde tatsız bir şeyler var.

Dikkat ederseniz (ki bence etmekte yarar var), Türkiyelilerin birbiriyle iletişiminde bana bazen bir saplantı gibi görünen, adına “aslındacılık” dediğim, egemen bir “sunum tekniği” var (“esasındacılık,” “gerçektecilik,” “hakikattecilik,” “haddizatındacılık” deseniz de olur). Bütün bir Ortadoğu için geçerlidir belki de bu. Tartışma bir yana, orasına burasına “aslında”nın ya da benzeri bir sözcüğün serpişmediği bir konuşmaya, herhangi bir fikir yazısına neredeyse rastlanmıyor. Nereye baksam parmak uçlarını birleştirdiği elini karşısındakinin yüzüne tutup işin “aslını” anlatan birilerini görüyorum (fikirleri konusunda pek bir kuşku belirtisi göstermeden).

Bu saplantının böylesine kök salabilmesinin nedeni toplumda ön planda görünene karşı yerleşmiş derin bir güvensizlik duygusu olabilir: “esas”ın hep arkalarda bir yerlerde, birtakım gizli kapaklı düzenlemelerde yattığına inanılıyor. Bu belki de bu topraklarda çok eskilerden beri süregelen, pek de asılsız olmayan bir paranoya. “Aslındacılık” bazen bana insanların bu paranoyayı kullanarak toplumsal hiyerarşide kendilerine ittire kaktıra yer açma yöntemiymiş gibi görünüyor.

Dikkat çekmekte yarar gördüğüm ikinci bir nitelik de bu toplumda hiyerarşinin, yani üsttelik-alttalık paradigmasının iletişimi çok büyük ölçüde biçimlendiriyor olduğu. Kaldı ki, kimin üstte, kimin altta olduğunu belirleyen nedir diye baktığımda da bunun içerik değil, büyük ölçüde biçim olduğunu görüyorum. Amblematik, hattâ üniformalı bir toplumdan söz ediyoruz: bilgili olmak, zenginlik, akademik paye, yabancı dil bilmek, araba sahibi olmak, iri yarı olmak, ünlülük, batılı kılıkta olmak, resim sergisine gitmek, şaraptan anlamak, daha yaşlı olmak, üst katta oturmak, rakı adabını bilmek, suşi yemek gibi belirleyiciler bir subayın apoletlerindeki yıldızlar kadar simgeleşebiliyor.

Ve üst-alt ilişkilerinde olumlu duyguların egemen olduğunu söylemek de zor. Yıllarca çocuklara her Allah’ın günü “büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek” diye bağırtılmış olması aklıma bir zamanların komedyeni Muzaffer Hepgüler’in bir esprisini getirir: “En yararsız kuş hangisidir? Yarasa.”

4

Yazı konusuna dönersek, yazılı basında fikir yazılarının neredeyse tümü (yazısızları pek izlemiyorum), fikir duyurusu amaçlı bloglar ve kitapların da birçoğu doğrudan ya da dolaylı yoldan “aslında”yı göstermeye odaklı. Ve de bu didaktik “aslında” yazılarının çok büyük çoğunluğu siyasi analiz, eleştiri ve tahminden oluşuyor: “esas”ın ne olduğunu bilen yazarlar üst katlardan doğruları haykıran vaiz konumundalar.

Toplam nüfusa oranla sayıları çok olmasa da, bu yazıları okuyanlar neden okuyorlar? Dikkat ederseniz “karşı taraf”tan pek bir şey okunmuyor, herkes kendi fikrinde olduğunu bildiklerinin yazılarını okuyor. Yani, yazı bir tür “cephane tedariki” amacıyla okunuyor: başkalarının ağzının payını vermekte kullanılacak “aslında” formülleri oluşturabilmek, “sen biliyor musun ki…” ya da “okuyup etmeden boş boş konuşma” diyebilmek, “olaylar”dan haberdarlığıyla hiyerarşik yapıdaki yerini pekiştirmek için.

Şiddet temelli ilişki modunu sürekli sıcak tutması bir yana, “devlet meseleleri”nin medyayı ve günlük iletişimi bu ölçüde kaplamasının bence en büyük zararı, kişileri günlük gerçekliklerine odaklanmaktan alıkoyan oyalamalar yaratması. Yirmi dört saat boyunca içinde dolandığımız günlük yaşantılarımızı zihinlerimizde kayda değmezleştiren bir yanılsama oluşuyor. Belki de büyük konularla uğraşan büyük adamların büyük karar ve davranışları konusunda ahkâm keserek kendini büyük hissetmek gibi bir şey bu, bilemiyorum. Akşama ne yiyeceğimiz bunun yanında yüz kızartacak küçüklükte, önemsizlikte bir ayrıntı oluveriyor.

Ve ben bu manzara karşısında “çocuklara yazık oluyor” duygusuna kapılıyorum.

Türkiye vatandaşları için siyaset oldum olası odasından izlediği bir televizyon dizisi kadar sanal, katartik ve hüsnükuruntusal bir vakit geçirme biçimi oldu. Siyasi gelişmelerin gelip günlük yaşantılarımızda bizi bulması pek öyle kolay olmuyor. Siyaset günlük gerçekliğimize somut biçimde olsa olsa yemek masasını yumruklayarak vatanın batırılmakta olduğunu haykıran akraba biçiminde giriyor. Ki, o da genellikle söz konusu akrabanın “devlet meseleleri” kılığında sunduğu kişisel meseleleri oluyor.

Bilebildiğimiz kadarıyla her birey dünyaya bir kez geliyor, tek bir hayatı var ve hayatını sahiplenmek herkesin en doğal hakkı. Günlük yaşantılarımız son derece ilginç, eğlenceli, derinlikli, düşündürücü şeylerle dolu ve benim düşüncemde “hayatın tadına varmak” bunların tadına varmak anlamına geliyor. Ancak, bunu başarmak için şu önceki kuşaklardan miras kalan gözlükleri atıp çıplak gözle bakabilmek gerektiğini düşünüyorum. Sapına kadar bireyci bir birey olarak, hem kendi hayatına hem de diğerlerininkine saygı ve hoşgörüyle yaklaşabilmenin yolunun bu olduğuna inanıyorum. Bu blogdaki yazıları da bu gözlüklerin çıkarılmasında bir yardımı olabileceğini düşünerek yazıyorum. Blogun adı da, malûm, İsteyen Okusun.

5

Bu doğrultuda: Öğrenci olan, tek başına oturan ya da karnın arada bir acıkmasını baş belası sayacak kadar meşgul herkese çabuk tarafından hazırlanabilip sıcak ve besleyici yemek yeme olanağı veren üç makarna tarifi sunuyorum. Her üçü de uzun süre dayanabilen, stoklanabilir ucuz malzemeyle yapılıyor. Suyun ısınıp makarnanın haşlanması bitinceye kadar geçen sürede sosları hazırlamak mümkün. Kilo almamak için makarna miktarının az tutulmasını öneririm. (Tarifler bir kişi için.)

bell-peppers1. BİBERLİ MAKARNA

2-3 dolmalık ya da uzun kırmızı tatlı biber

1 diş sarımsak

Zeytinyağı

Tuz

Siyah zeytin (şart değil)

Makarnanın üstüne rendelenmiş parmajan ya da kaşar peyniri (şart değil)

Biberleri ocağın üstünde, mangalda ya da fırın ızgarasında közleyin. Kabuklarını soyup çekirdekleri çıkarın, karıştırıcıya (blender) koyun, bir diş sarımsak, biraz zeytinyağı ve tuz ekleyin, karıştırın, makarnanın üstüne dökün. Birkaç siyah zeytin de ekleyebilirsiniz.

 2. TON BALIKLI MAKARNA

tuna1 kutu konserve ton balığı

1 orta boy kuru soğan

Zeytinyağı

1 domates

1 küçük avuç kuru maydanoz (ya da, haliniz varsa, yarım demet doğranmış taze maydanoz)

Yarım fincan beyaz şarap (uzun süre dayanan yemeklik beyaz şarap da olur)

Siyah zeytin (şart değil)

1 tatlı kaşığı kapri çiçeği (şart değil)

Tuz ve karabiber

Soğanı küçük doğrayıp bolca zeytinyağında kavurun, doğranmış domatesi (ben kabuğunu soyuyorum) ve kuru maydanozu ekleyin, domatesler yumuşayıncaya kadar (5-10 dakika) pişirin, suyu/yağı süzülmüş ton balığını, birkaç siyah zeytini, kapri çiçeğini ve tuz ve karabiberi ekleyin, 2-3 dakika karıştırarak pişirin, beyaz şarabı ekleyin ve ateşten alın, makarnanın üstüne dökün.

 3. SARDALYALI MAKARNA

1 kutu konserve sardalya (yağda ya da suda)OLYMPUS DIGITAL CAMERA

2-3 diş sarımsak

1 domates

Yarım tatlı kaşığı salça

1 yemek kaşığı kuş üzümü

1 yemek kaşığı çam fıstığı (önceden biraz kavurabilirsiniz)

Zeytinyağı

Siyah zeytin (şart değil)

Tuz, karabiber, (istenirse:) kekik, kırmızı pul biber

Dövülmüş ya da ince doğranmış sarımsağı zeytinyağında çok az kavurduktan sonra küçük doğranmış domatesi (ben kabuğunu soyuyorum) ve salçayı ekleyip 5-10 dakika pişirin. Ardından suyu/yağı süzülmüş sardalyaları, kuş üzümünü, fıstığı, zeytini, tuz ve baharatları ekleyin ve 3-5 dakika karıştırarak pişirin, makarnanın üstüne dökün.

 

Parantez İçinde: (TC Belediye Başkanları Profili)

phln_01

Gündem ve aldığım birkaç öneri nedeniyle şu anki (2009-2014 dönemi) il/büyükşehir belediye başkanlarının niteliklerini belirlemeye ve bu bulguları 30 Mart seçimine katılacak adaylarınkiyle karşılaştırmaya çalıştım.

Bundan önce yayımladığım TBMM Milletvekili Profili ve TC Valiler Profili‘nde olduğu gibi, kaynak olarak kurumların web sitelerini ve arşivlenmiş yazı ve haberleri kullandım. Önceki araştırmalarımda da belirttiğim gibi, ben yalnızca herkese açık verileri tarayıp derleyen meraklı bir bireyim, bulgularımda yanlışlar olması kaçınılmaz. Bu amatör araştırmalar yalnızca genel bilgi edinmeye yönelik.

2009-2014 Dönemi

İl/büyükşehir belediye başkanlıklarının partilere ve cinsiyete göre dağılımı

Toplam büyükşehir/il belediye başkanı sayısı: 81

tbl01

Coğrafi bölgelere dağılım

tbl02

Hangi seçim yılından beri başkanlar?

tbl03Yaş

tbl04

Doğum ve orta öğrenim yeri

tbl05

Medeni hal

81 il/büyükşehir belediye başkanının hepsi evli.

Toplam çocuk sayısı: 226 (ortalama çocuk sayısı: 2.8)

tbl06

Bıyık

79 erkek il/büyükşehir belediye başkanının 51’i (%65) bıyıklı, 28’i bıyıksız (%35).

tbl07

Yüksek öğrenim durumu

tbl08

phln_02

30 Mart 2014 yerel seçimleri il/büyükşehir belediye başkan adayları

Yeniden aday gösterilenler

tbl09

Şu anki başkanlarla 30 Mart seçimlerindeki adayların niteliklerinin karşılaştırılmasının yararlı olabileceğini düşündüm. Ne var ki, yalnızca AKP ve CHP’li adayların özgeçmişlerinin parti sitelerinde toplu biçimde yayımlanmış olduğunu, diğer partilerin adaylarının yalnızca isimlerinin listelendiğini gördüm, özgeçmişleri başka kaynaklardan bulmaya çalıştım ama başarılı olamadım. O nedenle, aşağıda yalnızca AKP ve CHP adaylarının nitelikleri ve iki partinin 2009-2014 döneminde seçilmiş başkanlarıyla karşılaştırması bulunuyor. Eminim HDP/BDP ve MHP’li adayların taramasını da yapabilseydim yaş, öğrenim ve cinsiyet dağılımı açısından yeni ve ilginç sonuçlar ortaya çıkacaktı.

AKP — 30 Mart 2014 yerel seçimleri adayları

AKP il/büyükşehir belediye başkan adayı sayısı: 81

tbl10

tbl11

CHP — 30 Mart 2014 yerel seçimleri adayları

CHP il/büyükşehir belediye başkan adayı sayısı: 81

tbl12

tbl13

phln_03

Gerçeklik Çeşitlemeleri

1

Ben 1980’de New York’a geldikten birkaç gün sonra kötü bir rüya görmüştüm:

New York metrosunun muazzam sidik kokulu, karanlık, pis dehlizlerinde korkuyla, telaşla çıkış kapısı arıyorum. Duvarlardan sızan suların içinde lağım fareleri dolanıyor, sağda solda garip kılıklı evsizler yatıyor. Sonra bir “Exit” levhasının yarım yamalak aydınlattığı merdivenler görüyorum, çıkıyorum ve kendimi akşam vakti birileriyle birlikte Boğaziçi Üniversitesi’nin Etiler tarafındaki kapısından çıkmış buluyorum. Her yan eli tüfekli asker dolu ve hiç seslerini çıkarmadan, kıpırdamadan duruyorlar. Birlikte yürüdüklerimden biri “bunlar bizim biraz uzaklaşmamızı bekliyorlar, sonra arkamızdan ‘dur’ diye bağırıp ateş açacaklar, soran olursa ‘dur dedik, durmadılar’ diyecekler” diyor. Ve sözünü bitirir bitirmez bir “dur” sesi yükseliyor, hemen ardından bir cayırtı başlıyor, kurşunların yanımdakinin bedenini delip geçtiğini görüyorum, kendimi yüzüstü yere atarken uyanıyorum.

Yani, o sıralarda ruh halim pek hoş durumda değildi.

Kuzey Amerika kıtasına göçen Norveçlilerin, uçsuz bucaksız memlekette sanki başka hiç yer kalmamış gibi, gidip en soğuk Minnesota’ya, Ermenilerin depremin en çok olduğu Kaliforniya’ya yerleşmeleri gibi ilginçliklerden konuşulur. O yıllarda pek tekin bir yer olmayan New York’ta oturmaya başlayınca ben de Türkiye’den gelip de niye bula bula burada karar kıldığımızı düşünmeye başlamıştım. Ama birkaç ay sonra Türkiye’de görüp yaşadıklarım yüzünden işi çok abarttığımı, New York’un da her an birilerinin birilerini sopalayabileceği, kurşunlayabileceği bir yer olmadığını görmüştüm.

1970’lerde Türkiye’de olup bitenleri hatırlayabilenlerin yaşı şimdilerde (2014) elliyi geçti. Gençler bu büyüklerine, özellikle de o yıllarda üniversitede öğrencilik yapmış olanlara “nasıldı o yıllar?” diye sorarlarsa sorduklarına pişman olacak kadar çok hikaye dinlerler. Bence sıksınlar dişlerini ve sorup dinlesinler: bugünleri ve gelecekleri için ders çıkaramasalar bile, en azından “inanılmaz ama gerçek” türünden bir yığın şey duymuş olurlar.

Ben tek bir not düşmek isterim bu konuda: Birbiriyle didişen çok sayıda taraf vardı ve bu tarafların her biri “çare”nin kendi görüşü olduğuna yüzde yüz emindi. İddiasından kuşkulanan kimselere rastladığımı hiç hatırlamıyorum. Neye çare olmak istendiğinden de pek konuşulmazdı. “Çarelerarası meydan muharebesi” gibi bir şey yer alıyordu. Sonra da, işte, çareler içinde en birinci çare olduğuna inanan en büyük güç, ordu, gelip geriye kalanları darmaduman etti.

 2

New York’un Greenwich Village bölgesine yerleştikten birkaç gün sonra birileriyle dolaşmaya çıktığımda sırtında meşin ceket ya da parka, kısa saçlı, kaytan bıyıklı, postallı, subay kasketli erkeklerin kaldırımlarda üçlü beşli gruplar halinde, sert adımlarla bir aşağı bir yukarı yürüdüğünü görmüş, yanımdakilere “bu arkadaşlar hangi fraksiyondan?” diye sormuştum. “Onlar fraksiyon değil, sado-mazohist eşcinsel” demişlerdi, apışıp kalmıştım.

Türkiye’de yetişmiş biri olarak benim zihnimdeki eşcinsel erkek imgesi kadınsı erkek idi: eşcinsellerin sakallı bıyıklı babayiğitler de olabileceği gibi bir kavram yoktu kafamda. Na’payım, gerekli referansların olmayınca anlamlandıramıyorsun.

Meğerse sado-mazohist eşcinsellerde böyle bir deri ve askeri giysi merakı varmış ve bundan yalnızca benim değil, toplumun geriye kalanının da yeni haberi oluyormuş – o günlerde piyasaya çıkan Cruising adlı film nedeniyle. Eşcinsellerin bu filmi homofobik bulduğu, protesto ettiği ama bir şekilde de film nedeniyle “devriye gezmek” anlamındaki Cruising’in yaygınlaştığı söyleniyordu. Bana ilk bakışta gelip geçici, giysi ve davranışla sınırlı bir moda gibi görünmüştü ama bir süre sonra bunun “kadınsı erkek” imajına bir başkaldırı niteliğinde olduğunu da anladım. Bu doğrultuda oldukça başarılı oldular da.

Tiyatroda çalışmaya başladıktan sonra bu insanların bir ikisiyle de tanıştım; çok hoş, gerçekten keyifli, yetenekli insanlardı. Kendilerine Cruise edenleri ilk kez gördüğümde aklımdan neler geçtiğini anlatınca gülmekten yerlere yatmışlardı. Arada bir “bizi Türkiye’ye ne zaman götüreceksin? Tam bize göre bir yere benziyor” diye takılırlardı.

3

New York’a varışımdan 26, 12 Eylül darbesinden de 19 ay sonra İstanbul’da, Tuzla Piyade Okulu’nda askerlik eğitimindeydim. Sürekli koşturuluyorduk. Ben hem yirmili yaşlarımı geride bıraktığım, hem de hayatımda hiç spor yapmadığım için birkaç yüz metre koşunca ya gözüm kararıp düşüyordum ya da resmen bayılıyordum.

Konuyu yüzbaşının dikkatine sunmaya karar verdim. Mesleği hakkında düşünmüş, işini sorgulamış izlenimi veren, ilginç bir adamdı. “Ben koşamıyorum, koşunca düşüp bayılıyorum” deyince, “Sen okumuş etmiş adamsın, söyle bakalım, sence bu eğitimin amacı ne? Biz niye size bu eziyetleri ediyoruz? Biz sadist miyiz?” “Bir savaş olursa çatışabilecek asker yetiştiriyorsunuz” gibisinden bir yanıt verdim, “Hayır” dedi, “bu eğitimin en nihai amacı şudur: sizin kafanızı öyle bir noktaya getirmek istiyoruz ki, ben sana ‘git savaş ve öl’ emrini verdiğimde sen ’emredersin’ diyecek ve gidip öleceksin. Doğru mu?” Biraz düşünüp “bravo, doğru” dedim. “O zaman sana emrediyorum asker, git koş ve bayıl” dedi, ben de mantığa olan tüm saygımla koşmayı deneyip yere yıkılmaya devam ettim. Sonraları yüzbaşı acıyıp uzun koşular sırasında bir yerde nöbete koydu, bir süre sonra da koşuları çıkaracak kadar kondisyon edindim.

4

Tuzla’da dört ay boyunca yanımda duran arkadaş Zonguldak’tan gelmiş, benden dört-beş yaş küçük, temiz yüzlü, sessiz biriydi. Birkaç kez laf arasında “olaylara” bayağı bir karışmışlığı olduğunu çıtlatmış ama ayrıntıya girmemişti.

Bir gün teğmenler bölüğü bir kenara oturtmuş yürüyüşlerde söylenecek marşları, türküleri öğretiyorlardı. “Gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık / İstiklalin uğruna da al kanlara bulandık” diye başlayan türküyü öğretirlerken baktım silah arkadaşımın yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri yaşarmış. “Hayrola?” dedim, yutkunarak “dayanılır gibi değil” dedi, “şu faşistlerin yaptığına bak, bu kadar da utanmazlık, zalimlik olur mu? Bizim marşımızı alıp sözleri değiştirmişler, getirmiş burada kafamıza vura vura söylettiriyorlar bize.”

“Benim bildiğim, bu eski bir türküdür, aslı bu, sözleri değiştiren sizdiniz” dedim, katiyen inanmadı. “Yani, aslı ‘yurdumuza faşist doldu, vurun kardaşlar vurun’ idi de onu alıp ‘üstümüzden eksilmesin al bayrağın gölgesi” mi yapmışlar?” dedim, “evet, güzel de uydurmuşlar” dedi. (Biliyorum, şimdilerde de Beşiktaşlılar bu marşı farklı sözlerle söylüyorlar.)

5

1982 başlarında, askerlik yapmak için Türkiye’ye dönmeden hemen önce eşcinseller arasında garip bir hastalığın dolaşmakta olduğu, adının AIDS konduğu fısıldanıyordu ama pek ciddiye alan yoktu. Yaklaşık iki yıl sonra döndüğümde, sanat ortamında çalıştığım için, hayatımda rastladığım en trajik hallerden birini yakından izledim, eşcinsellerin korku ve kasvetle cenaze definleri, hasta bakımı ve ekmeklerini kazandıkları işleri arasında mekik dokuyuşuna şahit oldum. Sanki yaylım ateşi altında bir yerden bir yere koşuyor gibiydiler: sağ salim öbür yana ulaşabileceğinden kimsenin ümidi yoktu, kurşunun kime, ne zaman saplanacağı yalnızca şans ve an meselesiydi. Çaresizliğin bu derecesine ilk kez rastlıyordum.

Ve de dünyanın en heterojen, en demokrat, en sofistike toplumunun yaşadığını düşündüğüm New York’ta bile bu insanlar acımasızca dışlandılar. Ezici çoğunluğu oluşturan hemen her heteroseksüelin ağzında “vah vah,” kafasında “kendi etti, kendi buldu” dolanıyordu. Hele uyuşturucu bağımlılarının da bu hastalığa yakalandığı ortaya çıkınca AIDS darbesine Tanrı’nın Sodom şehrinde temizlik çalışması olarak bakılır oldu.

New York’taki eşcinsellerin çoğunluğu ya Amerika’nın dindar ve tutucu iç kesimlerinden ya da başka ülkelerden gelme insanlardı. Çocukluklarını ve gençliklerini günahkar, hasta, anormal olduklarını düşünerek geçirmişlerdi. Kişinin başkalarına zarar vermediği sürece nasıl isterse öyle davranabildiği New York şehri, eşcinseller için kimliklerini inkar etmeden, kendilerinden utanmadan, suçluluk duymadan yaşayabildikleri bir ortamdı. Ve AIDS birden “demedim mi ben size?” diye kahkahalar atan bir gök gürlemesi gibi beliriverdi tepelerinde. Saatlerce ağlama krizlerine tutulanlar gördüm, her fırsatta kiliseye koşanlar gördüm, artık kadın dansçıların kendilerine dokunmaya korktuğunu anlatan erkek dansçılar gördüm, eşcinsel olduğu için işinden çıkarılmış aşçı gördüm. Ölmüş partnerine kavuşabilmek için, kurtuluş olmadığına emin olduğu için, günahının cezasını çekmek için intihar edercesine yaşantı biçimini hiç değiştirmeden sürdürenler olduğunu duydum.

6

Tuzla’da eğitime başladığımda Kıbrıs Savaşı olup biteli sekiz yıl geçmişti. Okuldaki subayların bazılarının Kıbrıs deneyimi olmuştu. Yunanistan’la itişip kakışma hala sürüyordu (o sıralarda konu Limni adasıydı). En önemlisi de, 1974 yazının ortalarında savaş patladığında Tuzla’da eğitimin sonuna gelmiş olan dönemdekiler, en hazır durumdaki birlikler olarak kendilerini birden çıkartma gemilerinde Kıbrıs’a doğru yol alırken buluvermişler. Pek başarılı olmadıkları söyleniyordu.

Bu nedenlerden eğitimimizin teması “Niko” idi: süngü eğitiminde Niko’yu doğruyorduk, yere yatıp nişan aldığımızda ayaklarımızı yanlamasına yere yapıştırmayınca Niko topuklarımızdan vuruyordu, Niko’nun yaylım ateşi nedeniyle hep daha hızlı koşmamız gerekiyordu, el bombasını pimi çektikten sonra beklemeden atarsan Niko alıp sana geri atıyordu…

O güne kadar hayatımda yalnızca bir Yunanlı ile tanışmıştım. Askerliği bitirip New York’a döndükten sonra bir şekilde kendimi Yunan çevresinde buluverdim, birkaç kişiyle yakın dost oldum (henüz Niko adlı biriyle tanışmış değilim). Bunlardan varlıklı bir hanım sponsorum oldu, maaşımın bir bölümünü oluşturması için bizim tiyatroya tam altı yıl süreyle, düzenli bağış yaptı.

Yunanlı arkadaşlarla arada bir Yunan lokantalarına gidip uzo içiyorduk ve muhabbet konusu hep iki toplumun karşılaştırması oluyordu. Aklımıza takılan bir konu da Türklerin ve Yunanlıların rakı ve uzoyla sarhoşluğunun neden başka içkilerle sarhoşluklarından farklı olduğuydu. Yani, şarap, viski, bira falanla sarhoş olan Türk ya da Yunanlı da tabii ki saçmalıyordu, yere yıkılıyordu, kavga çıkarıyordu ama rakı ve uzoyla sarhoşluğundaki gibi efkarlanmıyordu, ağlamıyordu,  “batsın bu dünya” havasına girmiyordu.

Benim bu konuda o zamanlar arkadaşlara anlattığım bir kuramım vardı, sizle de paylaşayım: Rakı ve uzo diğer içkilere oranla çok kokulu, çünkü içine anason katılıyor. Anasonun insanda efkar etkisi yapması diye bir şey yok — olsaydı bugüne kadar duyardık. Ama kokunun çağrışımsal gücünün tadınkinden daha fazla olduğu biliniyor. Yani, demek istediğim, anason kokusu Türk ve Yunanlı’nın bilinçaltında belirli mekanlar, duygular ve davranış biçimleriyle özdeşleşiyor, anason kokusu burnuna değdiği anda havası değişiyor. Bu kuramın doğruluğunu bir iki kez Astoria’daki tavernalarda gözlemledik de: uzoyu deviren Amerikalı gözleri kaymış bir şekilde, hamur gibi otururken Yunanlı kalkmış nara atıyor, ağlaya zırlaya şarkı söylüyor, efkarı doruğa ulaştığında tabakları kaldırıp yere çalıyordu.

Alâkalandırmaya Yapısalcı Bir Bakış

“Hürafeyle hürafe çarpıştığında kopan kıyamet bütünüyle gerçektir.”
— Stanislaw Lec

İnsanlar iki kolla doğuyorlar. Mimarimiz böyle.

İki kolumuzu ve bunların uzantısı ellerimizi birbirinden ayırdedebilmemiz mümkün mü?

Aralarında bir fark saptayabilirsek mümkün. Fark var mı?

Var. Biri ötekinden biraz daha güçlü ve kontrollü oluyor. (Güçlü-Güçsüz karşıtlığı)

Bu aralarında bir sorun yaratıyor mu?

Hayır, biri bir işi tek başına yapabiliyorsa yapıyor, yapamadığı zaman öteki yardıma geliyor, geçinip gidiyorlar.

Bunları birbirinden ayırdedebilmemiz için adlandırmamız gerekiyor.

Tamam, birine, atıyorum, sağ diyelim, ötekine sol. (Sağ-Sol karşıtlığı)

Peki, hadi güçlü olan “sağ” olsun, güçsüz olan da “sol.” (Solaklar da güçlü olana sol, ötekine sağ diyerek öğrenirler.)

Buraya kadarında anlaşılmaz bir şey yok.

Şimdi, İslami gelenekte ellerin kullanımıyla ilgili kurallaşmış bir işbölümü var: Yemek sağ elle yenir, içecek sağ elle tutulup içilir, başka birine yiyecek ya da içecek ikramında sağ el kullanılır. Buna karşılık, tuvalette sol elle temizlenilir, üreme organı, sümkürülürken burun sol elle tutulur.

Bu iyi akıl edilmiş, yararlı bir toplumsal denetim yöntemi: Alafranga tuvaletin, tuvalet kağıdının, taharet musluğunun oldukça yeni buluşlar olduğunu (ve halen dünyada bunları kullanmayan milyonların olduğunu) düşünürsek, eller arasındaki bu işbölümünün çok sayıda hayatı kurtardığı (kolera, parazit) herhalde tartışılmaz bir gerçektir. Kuralın dinle bütünleşmesi, günahlaştırma yoluyla yaptırım sağlanmış olması da son derece akla yatkın, çünkü insanın gözden ırak, mahrem ortamlarda yaptığı ama toplumu ciddi biçimde etkileyebilecek bir davranışı kontrol etmeye çalışıyorsun. Yani, işin doğası nedeniyle, poposunu sağ eliyle temizleyene üç ay hapis cezası veririm gibi bir şey söyleyemezsin. Yemek yemeyi tuvalete gitmekten daha sık yaptığımıza göre, yemek konusuyla daha sık kullandığımız sağ elin ilgilenmesi de doğru bir seçim.

karsitlarHerşey hâlâ anlaşılır duruyor ama dikkat edersek sağ el-sol el karşıtlığı güçlü-güçsüzle ve yiyecek-dışkıyla bağlanırken, güçlünün yiyecekle, güçsüzün de dışkıyla “alâkalanması” gibi işlev-dışı bir hizalanma yer alıverdi. Yola biraz daha devam edip yiyeceğin yaşamın sürmesini sağladığı için iyi, yararlı ve gerekli, dışkının kötü, yararsız ve gereksiz olduğunu sıralayarak ikiliklere yeni “ideolojik” boyutlar da kazandırabiliriz.

Niyetim burada akademik ders vermek değil, çok kısa bir özet verip geçeyim: Yapısalcılık (structuralizm) adı verilen, bundan otuz-kırk yıl önce entellektüel dünyada çok modalaşan bir inceleme yöntemi var, edebiyattan antropolojiye kadar birçok alanda kullanıldı ve hâlâ, pek göze görünmese de, ciddi incelemelerin temelinde taş gibi oturur.

Yapısalcılar bir şeyi ne olduğuna göre değil, ne olmadığına göre anlamlandırdığımızı savunurlar. Yani, sol olmadan sağın, sağ olmadan da solun bir anlamı olamıyor. Açık demek kapalı değil demek, siyah demek beyaz değil demek, koyu gri demek açık gri değil demek, aşağı demek yukarı değil demek oluyor. Yapısalcılar incelemelerine “yapıların” temelindeki bu ikili karşıtlıkları saptayarak başlıyorlar.

İkili birimlerin birbiriyle ilişkilenmesi genellikle işlevsel başlıyor ama giderek birtakım yeni ikililer biçimsel benzerlikleri nedeniyle gelip diğerlerinin altına hizalanıveriyor. Benzerlikten kaynaklanan bu ilişkiye homolojik hizalanma deniyor. “Düz mantık” dediğimiz ilkel ilişkilendirme düzeyinden (babam kıllı x kedi tüylü = babam kedi) daha derinlere inebilen bir bakış.

Yukardaki örneğe devam ederek açıklamaya çalışayım:

İslamî gelenekte sağ-sol ayrımı yalnızca ellerle sınırlı kalmıyor, bedenin bütününün kullanımında sağ-sol esaslı kurallar yerleşiyor. Örneğin, aptes önce sağ, sonra sol düzeninde alınıyor, namazda önce sağa, sonra sola selam veriliyor, her yere sağ ayakla ama tuvalete sol ayakla girilmesi, giysilerin önce sağ kolu ya da bacağı sokarak giyilmesi salık veriliyor, sağ omuzdaki meleğin sevapları, soldakinin de günahları yazdığı söyleniyor. Bu ayrımın işlevsel nedenlerle oluşan sağ el-sol el işbölümünden kaynaklandığını, homolojik hizalanmalarla biçimlendiğini düşünmek kanımca mantıksız olmaz.

Ve homoloji bir başladı mı durmak bilmiyor: Sağ-sol ayrımına paralel olarak bedenin belden üstüyle altı arasında da bir ayrım oluşuyor, yararlı yiyeceğin girdiği belden yukarı bölüm, atıklarla ilgili belden aşağı bölüme göre üst-ünlük kazanıyor. Örneğin, tuvaletteyken bir şey yemek kadar yemek yerken gaz çıkarmak da günah sayılıyor. Atıkların çıkışını sağlayan belden aşağıdaki “pis” organların ikinci işlevleri de hizaya geliveriyor, cinsel kullanımları olumsuz özdeşleştirmelere maruz kalıyor. Yiyecek kutsallaşıyor ve ait olduğu bölgede, yani belden yukarda tutulması kurallaşıyor (yerde ekmek bulursan öpüp alnına dokunduruyor, yüksekçe bir yere koyuyorsun). Bedenin üst kısmı kutsalla özdeşleşince dinde kutsal sayılan nesneleri de belden aşağıda tutman, yere düşürmen yasaklanıyor. Dinle bir bağlantısı olmayan bayrak, sancak gibi simgesel nesnelerin (bambaşka bir açıdan da olsa) kutsal olduğu söylenince, onların da belden aşağıda tutulmaması kurallaşıyor.

Bütünüyle yiyecek-dışkı karşıtlığına bağlamak tabii ki doğru olmaz ama belin üstüyle altı arasındaki ayrımın toplumda dikey hiyerarşik paradigmalar oluşumunda payının olmaması da pek mümkün görünmüyor. Örneğin, belden yukardaki yürek, göz, baş, beyin gibi organlar olumlu benzetmelere malzeme olurken belden aşağıdakiler hakaretlerde kullanılıyor. “Yüce, yüksek, baş tacı, göz nuru, kalpten” gibi yüceltmeler ve “aşağılık, alçak, ayak takımı, boktan, sürüngen” gibi aşağılamalar türüyor. “Giriş” genel olarak olumlu, “çıkış” olumsuz çağrışımlar ediniyor. Örneğin, benim büyüdüğüm Doğu Anadolu şehrinde kanalizasyon yoktu: bahçede toprağın altında yanyana iki kuyu kazılmıştı, mutfaktan gelen atık sular birine, tuvaletten gelenler de ötekine akardı. İkisinin aynı kuyuda birleşmesinin günah olacağı düşünülmüştü.

Yanlış anlaşılmasın, bu yazıda İslamî gelenekten örnekler vermemin nedeni yalnızca bu kurallarla daha tanışık olmam. Sağ-sol ayrımının Hinduizm’de de İslam’da olduğu kadar güçlü olduğu söyleniyor. Hıristiyanlık da yeri geldiğinde ayrımını yapıyor; örneğin, yemin ederken sağ el kalkıyor, şeytan sol tarafla özdeşleştiriliyor, Hz. İsa’nın Tanrı’nın sağ tarafında oturduğuna inanılıyor, istavroz sağ elle çıkarılıyor. İngilizce’de “sağ” anlamındaki “right” kelimesi aynı zamanda “doğru,” “uygun,” “hak,” “haklı” anlamına da geliyor. Fransızca sol anlamındaki “gauche” şapşallıktan sarsaklığa kadar bir yığın ikincil anlam taşıyor, sağ anlamındaki “droit” ise İngilizcedeki “right”la aynı olumlu anlamlara sahip. Almanca’daki “recht” de öyle. Üst-alt karşıtlığı da her toplumda, her dilde, burada örneklememe gerek bırakmayacak ölçüde belirleyici.

Dinî uygulamalar genellikle iyi tanımlı ve net olduğu için bizlere yaşantılarımızın daha karmaşık yönlerini çözümlemede yol gösterici olabiliyor. Günlük yaşantılarımızda gördüklerimize, yaptıklarımıza bakıp “ne alâkası var?” ya da “öyle olmasa ne olur?” diye sorguladığımızda hepimizin gırtlaklarımıza kadar mitlere (hürafelere) gömülmüş olduğumuzu ve bunları dindarca, sorgulamadan uygulayıp gittiğimizi farkedebiliriz. Ve bu mitlerin oluşumunu da genellikle işlevsel başlayıp giderek biçimsel hizalanmalara dönüşen ikili karşıtlıklar belirliyor.

Söz gelimi, sofrada aynı yemeği neden birbirinin aynı tabaklarda yememiz gerekiyor? Pantolonun ütülü, çorapların aynı renk, paçaların aynı uzunlukta olup olmaması neden önemli? Nasıl oluyor da ünlü bir sporcunun siyasi gidişat konusundaki fikirleri dikkatle dinlenebiliyor? Neden en gerçekçi olduğunu iddia eden filmlerde bile başroldekiler örneğine sokaklarda çok az rastladığımız ölçüde güzel ve yakışıklı oluyor? Gazete haberlerinin arasına çekilen çizgileri otoyoldaki şeritlerle karıştırdığımız için mi farklı haberlerin birbiriyle ilişkisini düşünmek aklımızdan geçmiyor? 2014 yılına girerken bir yüzyıl öncesiyle, 1914 yılındaki gelişmelerle parallellikler kurup yeni bir dünya savaşının patlayıp patlamayacağından konuşmak akla yatkın mı? Ülkelerin haysiyet, şeref, saygı uyandırma, tükürdüğünü yalamama gibi nedenlerle savaşa girmeleri, uğruna on milyon kişinin ölmesi hâlâ geçerli mi? Neden taze çiçek güzel, buruşuk çiçek çirkin sayılıyor? Doğduğumuz yer ve toplum konusunda hiçbir seçimimiz olmamışken, nasıl oluyor da bunları uğruna ölüp öldürecek kadar sahiplenebiliyoruz?

Çok sevdiğim bir fıkra: Adam ağır hasta yatıyor, doktor öğrencileriyle giriyor odaya, “işte” diyor, “bu hastalığın bütün belirtilerini yüzde görebilirsiniz, gözler ve avurtlar çökmüş, burun uzamış, ağız sarkmış, cilt sapsarı.” Hasta gözlerini aralayıp mırıldanıyor: “sen sanki dünya güzelisin.”

Çare: Gençler ve Kadınlar

Birkaç hafta önce bu blogda kendimce oluşturduğum iki basit istatistiksel araştırma yazısı yayımladım: Birincisinde TBMM’deki şu anki (Kasım 2013) milletvekillerinin, ikincisinde de valilerin profilini saptamaya çalıştım. Bu konulardaki bulguları nesnel bir biçimde paylaşmanın ötesinde iki amacım daha vardı: 1. artık insanların spekülasyon yerine somut verilere dayanan fikirler üretebilmeleri için yeterli teknoloji ve bilgi bulunduğunu; 2. toplumdaki epeyce bol bilgi gediğini artık bilgisayar başında oturan her bireyin, dünyanın öteki ucunda bile olsa araştırıp doldurma ve, dolayısıyla, bir işe yarama imkanı olduğunu göstermek.

Her iki yazı da hiç ummadığım sayıda okuyucu topladı, birkaç internet gazetesinde “re-blog” edildi ve, büyük çoğunluğu olumlu, epeyce bir yorum geldi. Bu yazıyı da bu yorum ve görüşlere toplu bir yanıt olarak yazıyorum.

Söz konusu yazılarda paylaştığım birçok bulgu arasından biri, erkeklerdeki bıyık tercihi, yorumlarda birden ön plana çıkıverdi. Bunun nedenini pek kavrayamadım. Her yerde kılık kıyafetin bireyin topluma sunduğu bir “kartvizit” niteliği taşıdığını biliyoruz ama bazı toplumlarda giysiye ve saça sakala bakıp kişinin kökenini ve ideolojisini kestirebilmek de mümkün. Türkiye toplumunda yalnızca bıyığın değil, kafa bölgesindeki bütün kılların düzenlenme biçiminin yalnızca kozmetik kaygılarla açıklanamayacağının herkes tarafından bilindiğini sanıyordum. Alabildiğine hiyerarşik bir ilişkiler düzeninde kafa kılları kişinin safının, sınıfının, rütbesinin, düşünsel eğiliminin göstergesi olarak düzenleniyor. Benim bu araştırmaları görenlerin bıyık kısmını bu ölçüde vurgulaması da herhalde toplumdaki simgecilik ve saflaşmanın derecesine başka bir kanıt oldu.

Bu açıdan, kişilerin bıyık tercihlerini de eleştirmek ya da alay etmek amacıyla değil, geçerli bir veri saydığım için kullandım (fotoğraflar daha yakından çekilmiş olsa bıyıkları biçimlerine göre de sınıflandırırdım). Gerçekten de bulgular bıyığın temsil ettiği kimlik ve değerlerin yeni kuşaklar arasında daha az tercih edildiğini, geleneksellik ve tutuculuğun bir parça da olsa azaldığını net olarak gösteriyor.

Verilerin kısıtlılığına rağmen her iki araştırmada da en azından benim merakımı giderecek derecede belirgin, genel profiller oluştu. Örneğin, şu anda görevde olan valilerin özgeçmişleri şaşılacak derecede birbirinin benzeri çıktı: 81 valinin biri hariç hepsi erkek, hemen hepsi İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin ilçelerinden ve küçük kentlerinden geliyor. Hepsi ilk ve orta öğrenimini doğduğu bölgedeki devlet okullarında tamamlamış, ardından üniversite giriş sınavına girmiş, siyasal bilim ya da hukuk okumayı tercih etmiş, üniversiteyi bitirince de kaymakam adaylığı sınavına girip kazanmış ve mülki amirlik kariyerine başlamış. Hepsi uzun süre 3-4 yılda bir tayin edilerek ilçeden ilçeye dolaşmış. İçlerinde bekar olan da, çocuksuz olan da yok. Kurallar gereği, bir noktada dil öğrenmek ve bilgi ve görgü edinmek üzere bir yıllığına İngilere ya da ABD’ye gönderilmiş, ardından yine bir ilçede kaymakamlığa dönmüş. Sonra vali yardımcılığına terfi etmiş, bu kez de kentten kente dolaşmış ve sonunda da bir ile vali olarak atanmış. (Mülki amirlik kısmı hariç, aynı profil TBMM’deki erkeklerin yarıdan çoğu için de geçerli.)

Bence bu valilerin her birinin yaşamı “yazsam roman olur” türünden zahmetli, yorucu bir başarı öyküsü. Küçük bir kasabadan çıkıp bir ile vali olmak kolay iş değil. Bu kişiler küçümsenecek değil, alkışlanacak özgeçmişlere sahip.

Ne var ki, il valiliği bu kişilerin birikimlerinin yetersiz kalacağı sorumluluk ve yetkilerle donatılmış bir konum. Bu aykırılık son zamanlarda, özellikle binbir türlü hayatın yaşandığı, küreselleşmeyle giderek daha çok bağlantı kurulan büyük kentlerde daha bir belirginleşmeye başlıyor.

mgSöz gelimi, bilgi-görgü için yurt dışında bir değil on yıl kalmış olsa bile, bu yöneticinin eşcinselliğin bir hastalık, sapıklık olmadığını kabullenmesi zordur. Duvarında ceylanlı halı asılı, sedirli, alaturka tuvaletli, gazocaklı, tek katlı baba evinden çıkan birisi için oymalı, kakmalı misafir odası takımı ciddi bir sıçramadır. O nedenle de sağı solu işlemeli, aynalı dev bir beton binanın “güzel” sayılmayabileceğini anlaması güç olur. Bir çiftin gidip devlet huzurunda karşılıklı resmî kontrat yapmayı, yani nikah kıydırmayı onuruna yediremediği için nikahsız yaşaması, hele hele çocuk yapması, hele hele çocuğa babanın soyadı yerine annenin soyadını vermesi gibi anlayışları kabul edemez. Birinin amirinin karşısında ayağa kalkmamasını, önünü iliklememesini, elini cebine sokmasını aklı alamaz. Sokaklarda parklarda sarmaş dolaş dolaşan, öpüşen kızlarla oğlanların kendisinden daha iyi düşünebilen, daha çok şeyin farkında olan düzgün insanlar olabileceğini düşünemez. Ömrünü emir alıp emir vermekle geçirmiş bir memurun toplumsal ilişkilere başka bir gözle bakması son derece zordur.

bknTekrar edeyim: söz konusu aykırılıkta bu kişilerin suçlanması anlamsızdır. Bunun gibi, bu türden kariyerlere heves etmemiş kişilerin suçlanması da aynı ölçüde yersizdir: Siyasete ve devlet memurluğuna girmek büyük kentte büyümüş, özel liselere ve elit üniversitelere gitmiş, batılı yaşam biçimlerini az çok bilen ve genellikle de bu yaşam biçimlerine özenen birinin aklının ucundan geçmezdi, hala da geçtiğini sanmam. Onlar özel sektörde çalışmayı, kendi işini kurmayı, iyi para kazanmayı, özgür yaşamayı seçtiler. Her iki tarafın seçiminde de eleştirilecek ya da ayıplanacak bir şey görmüyorum. Sonunda her bireyin tek bir yaşamı var, yaşamını ne yöne istiyorsa o yöne doğrultur, olanaklarını da o yönde kullanır.

Ancak, siyasete girmeyi ya da devlete çalışmayı kendisi için de, çocuğu için de uygun görmemiş kişinin yönetimden ve düzenden şikayetlenmesi bence en hafifinden haksızlıktır. Son derece basit bir şeyden söz ediyorum: “Neden bu kişiler bizi yönetiyor?” diye ağlaştığında “tenezzül edip siyasalda okusaydın, siyasete girseydin, devlette mülki amir olsaydın, yöneten o değil, sen olurdun” derler adama. (Gençler bilmez: siyasalı hatırlamıyorum ama otuz-kırk yıl önce hukuk fakülteleri puan sıralamasında diplerde yer alırdı.) Ve sürekli olarak yöneticilerin bıyıklarıyla, “kıroluklarıyla” dalga geçip hakaret etmeyi de, oturduğu yerden büyük büyük laflarla siyasi analiz üretmeyi de ben birbirine caka satmaktan öteye gitmeyen, yersiz davranışlar olarak görüyorum.

Her iki araştırmam da ortada giderek güçlenen birtakım aykırılıklar, uyuşmazlıklar olduğunu gösteriyor. Ben genel anlamda çözülmesi şart iki büyük sorun olduğunu gördüm, onlara işaret edip susayım:

Birincisi, özellikle seçilmişler arasında daha tutucu, ataerkil çevrelerden gelen yaşlı kuşağın üst düzeyleri elinde tuttuğu, daha iyi eğitimli, dünyadan daha haberdar yeni kuşakların önünü açmadığı sonucuna vardım. Bunun nedeni kendi değerleri konusunda inatçı olmaları da olabilir, bencillikleri de, gençlerin bir türlü yenileştirilemeyen bürokratik sistemle başedemeyeceğini düşünmeleri de. Ancak, bu, en azından doğal nedenlerden, sürdürülebilmesi, değişmemesi olanaksız bir tutum.

İkincisi (kanımca en çarpıcı bulgu), toplam nüfusun da, orta ve yüksek öğrenimdeki öğrenci sayısının da yarısını oluşturan kadınların Meclis’te %14, Bakanlar Kurulu’nda %4, valiler arasında %1,2, mahalli yönetimlerde %1,2 gibi akıl almaz düşüklükte oranlarda temsil ediliyor olması. Siyaset ve devlet yönetiminde kadın sayısının artması yalnızca bu haksız dengesizliğin giderilmesini sağlamayacak, aynı zamanda ilişkileri belirleyen geleneksel erkek-egemen paradigmaların yumuşamasına, değişmesine de yol açacaktır. Kanımca, eğer genel bir “mod” değişimi arzulanıyorsa, “çare kadındır” ve gidişattan endişeli herkesin işi gücü bırakıp TBMM’deki, yerel yönetimlerdeki ve devlet yönetimindeki kadın sayısının artması için uğraşması gerekir.

Not: Türkiye’deki yerel yönetimlerin durumunu da merak edip araştırdım ve Türkiye Belediyeler Birliği’nin ayrıntılı istatistiksel bilgiler içeren bir sitesi olduğunu gördüm: http://www.tbb.gov.tr/belediyelerimiz/istatistikler/

Parantez İçinde: (TC Valiler Profili)

Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’nin 81 ili var, her ilin bir valisi var ve her vali valisi olduğu ilin en üst düzey yöneticisi konumunda. Vali ilin sınırları içindeki her kişinin hak ve özgürlüklerini koruyan, emniyetini sağlayan, devlet ve hükümeti temsil eden “mülki amir”: sivil merkezî yönetimin ildeki yürütme organının baş yöneticisi olan atanmış memur. Sorumluluğunu yerine getirebilmesi için ildeki bütün kolluk kuvvetlerinin amirliğinin yanısıra birçok yetki ve yaptırım gücüyle donatılmış.

Bir süre önce TBMM milletvekillerinin istatistiksel profilini oluşturan birileri olmuş mu diye bakınmış, bulamayınca da kendim bir araştırma yapmış, bulguları da yine bu blogda paylaşmıştım (bkz). Bu sefer de valilerin kim olduklarını merak ettim, bu konuda da istatistiksel bir araştırma bulamadım ve farklı yerlerden topladığım verileri bir veritabanına girerek bu son derece güçlü konumdaki kişilerin kim olduklarını anlamaya çalıştım. Bu bulguları da aşağıda paylaşıyorum.

Vikipedi’de şu andaki (Kasım 2013) valilerin temel bilgiler de içeren bir listesi var (bkz). Burada bildirilenlerin doğruluğunu kontrol etmek ve başka veriler de edinebilmek için her ilin resmi internet sitesinde yer alan vali özgeçmişlerini taradım (bkz). Belirsizlik ya da eksikliklerle karşılaştığımda da genel arama yapıp bu kişilerle ilgili haberleri taradım. Milletvekili araştırmamda da belirttiğim gibi, ben yalnızca herkese açık verileri kullanan meraklı bir bireyim, bulgularımda yanlışlar olması kaçınılmaz. Dolayısıyla, bu amatör araştırmalar yalnızca genel bilgi edinilmesine yönelik.

Valiliklerin cinsiyete göre dağılımı

01_2Yaş

Valilerin ortalama yaşı: 51 (doğum yılı: 1962).

En yaşlı vali 63 yaşında (1950), en genç vali 42 yaşında (1971).

02_yas

Medeni hal

81 validen 4 valinin medeni halini ve çocuğu olup olmadığını öğrenemedim (ilgili valiliklere gönderdiğim mesajlara yanıt gelmedi). O nedenle, aşağıdaki bulgular 77 valinin durumunu gösteriyor.

Valiler arasında bekar olan yok, hepsi evli. Çocuğu olmayan vali yok.

Valilerin ortalama çocuk sayısı: 2,5 (en az 1, en çok 4 çocuk).

03_cocuk

Doğum yeri

04_dogum yeri

Valilerin çoğunluğunun doğmuş oldukları bölgede büyümüş olduğu anlaşılıyor. 81 kişiden yaklaşık 55’inin ilk ve orta öğrenimine doğduğu bölgedeki okullarda devam etmiş olduğunu saptayabildim. Bu açıdan, valilerin hangi illerde doğmuş oldukları önemli bir gösterge sayılabilir.

Kasım 2013’teki dağılımda en çok vali veren iller: Ankara (6), Konya (5), Çorum (4), Erzurum (4), Kahramanmaraş (4), Yozgat (4), Afyon (3), Aydın (3), Sivas (3).

vali_dogum illeri

Bıyık

Toplumda amblematik niteliği olduğunu düşündüğüm için erkeklerin bıyık tercihlerini de bir veri olarak kullanıyorum.

05_biyik

Öğrenim

81 valinin hepsinin ilkokul, ortaokul ve lise öğrenimini devlet okullarında tamamlamış olduğu sonucuna vardım. Özgeçmiş taramalarımda herhangi bir özel okulda ilk ve/veya orta öğrenim gördüğü belirtilen bir kişiye rastlamadım. Valilerin yaklaşık 55’inin ilk ve orta öğrenimlerini doğup büyüdükleri bölgedeki devlet okullarında tamamlamış oldukları özgeçmişlerinde belirtiliyor.

Lisans:

06_lisans

2013 yılında siyasal bilimler alanında lisans derecesi veren (özel ve devlet) 76 üniversite olduğu görülüyor. Şu andaki valilerden en genci üniversiteden mezun olalı yirmi bir yıl geçmiş. Bundan yirmi-otuz yıl önce kaç üniversitede siyasal bilim okunabildiğini, son yıllarda mülki amirlik sınavlarına hangi okullardan kaç kişinin başvurduğunu ve kabul edildiğini merak ettim ama yanıtları bulamadım.

Lisansüstü:

07_yukseklisans

vali-duzce

Düzce Valisi Sn. Ali İhsan Su

Valilerin hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun kaymakamlık dönemlerinin bir noktasında genellikle bir yıl için dil öğrenimi ve mesleki inceleme amacıyla yurt dışına gönderildiği (genellikle İngiltere) ve bunun bir üniversiteyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. On valinin özgeçmişinde yüksek lisans derecesi olduğu belirtiliyor; ancak, bunların bazıları yurt dışı deneyiminden “master” öğrenimi olarak  söz ediyor, bazılarının da yüksek lisansını nerede, hangi konuda yaptığı anlaşılmıyor. Bu nedenlerden, yüksek lisans derecelerini sınıflandıramadım.

Doğru anladıysam, 81 validen biri emniyet, biri de maliye teşkilatından atanma. Mülki amirlik mesleğine 4 kişi maiyet memuru statüsünde, geriye kalanların hepsi kaymakam adayı olarak başlamış bulunuyor.

Parantez İçinde: (TBMM Milletvekili Profili)

Bu blogun sürekli okurları kusura bakmasınlar, bu sefer aşağıda şimdiye kadar yayımladığım yazılara hiç benzemeyen, tuhaf bulabilecekleri bir araştırma yazısı var. Başlıkta belirttiğim gibi, bir seferliğine, “parantez içinde” bir iş bu.

Birkaç ay önce Türkiye’den haberler okurken aklıma takıldı, birilerinin şu andaki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturan 24üncü dönem milletvekillerinin istatistiksel profilini çıkarmış olup olmadığını merak ettim. Bu hep bir kitle olarak sözü edilen seçilmiş kişilerin bireyler olarak niteliklerini, nereden gelip nereye gittiklerini, ortak yanlarını öğrenmek istedim. İnternette epeyce bir bakındım ama böyle bir araştırma bulamadım. Yalnızca TBMM’nin sitesinde her milletvekili için ayrı bir özgeçmiş sayfası bulunduğunu gördüm – http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.liste – ve, yalnızca meraktan, bu sayfalardaki bilgileri tarayıp kendim bir veritabanı oluşturmaya karar verdim.

548 milletvekilinin sayfalarını tek tek açıp yazılanları taramak ve bilgileri tablolara girmek kolay iş değil ama meraklandığı zaman üşenmeyen biri olarak boş vakitlerimde uğraşıp birkaç ayda bir veritabanı oluşturdum (uygun bir okulda lisans tezi sayılabilecek kadar bir iş oldu diyebilirim).

Aşağıdaki bilgilerin yüzde yüz doğru olması söz konusu değil. Hatta, yanlışlar yoksa şaşırırım, çünkü ben bir kurum ya da şirket değil, yalnızca bilgisayarının başında oturan meraklı bir bireyim. Ancak, yanlışların yüzde 2-3’ten fazla olmayacağını, bulgularımın genel bir fikir edinilmesi için yeterli olacağını sanıyorum. Örneğin, TBMM sitesindeki bilgilerin yayımlanmasından sonra birkaç milletvekilinin bir çocuğu daha doğmuş, birkaçı boşanmış ya da evlenmiş, parti değiştirmiş olabilir, birkaçının öğrenim dalını yanlış anlamış olabilirim ama olası yanlışların ve değişikliklerin genel tabloya ciddi bir etkisinin olmaması gerekir.

Veri kaynağı olarak kullandığım TBMM sitesindeki özgeçmişlerde kişilerin ana ve baba adları gibi bilmemize ne gerek olduğunu anlayamadığım ya da yabancı dil bilgisi gibi ne anlama geldiği belirsiz (“az düzeyde İngilizce,” “orta düzeyde Arapça”) kalıplaşmış bilgiler de var. Bunlara yer vermedim. Kişilerin orta öğrenimlerini nerede, hangi okulda tamamladıkları, ana ve babalarının ne işle uğraştığı, yüksek lisans ve doktora tez konularının ne olduğu, akademik yayınlarının listesi gibi bilgiler olsaydı kanımca profil oluşturmak açısından çok daha yararlı olurdu.

Bulguları aşağıda yorum yapmadan listeliyorum, isteyen inceleyip kendince bir sonuca ulaşabilir. Ya da herhangi bir sonuca ulaşabilmek için yetersiz de bulabilir, onu da anlarım. Dileğim, bu işleri bilen birilerinin benim bu yaptığımdan esinlenip daha kapsamlı, daha ciddi araştırmalar üretmeleri (örneğin, bu bulguların daha önceki dönemlerle karşılaştırılmasını görmek isterdim.)

BİLİNENLER

(Eylül 2013 verilerine göre)

Toplam milletvekili sayısı: 548

01

BULGULAR

 — YAŞ —

TBMM milletvekillerinin yaş ortalaması (Eylül 2013 itibariyle): 52 yaş.

Ortalama doğum yılı: 1961

En genç milletvekili 29 yaşında (1984 doğumlu).

En yaşlı milletvekili 79 yaşında (1934 doğumlu).

02

— DOĞUM YERİ —

Doğum yerleri il merkezi ve ilçe//belde/köy olarak sınıflandırıldı. Bölgesel farklılaşmaları ve birçok yerin milletvekillerinin doğumlarından sonra statü değiştirdiğini unutmamak gerekir. 548 milletvekilinden doğduğu yerin doğrudan “köy” olduğu belirtilen kişi sayısı 36.

03

— MEDENİ HAL —

04_

Kadın milletvekillerinin ortalama çocuk sayısı: 1,7

Erkek milletvekillerinin ortalama çocuk sayısı: 2,7

— ADLAR —

05

— BIYIK —

Kaynağı oluşturan TBMM sitesindeki özgeçmişlerde milletvekillerinin fotoğrafları da yer aldığından, merak edip veritabanında bir de bıyık tercih eden erkekler için bir sütun açmıştım. Diğer verilerle bıyık arasında ilginç olabilecek bağlantılar gördüğüm için o bulguları da listeliyorum.

Toplam 469 erkek milletvekilinin 225’i (%48) bıyıklı, 244’ü (%52) bıyıksız.

06_

— MESLEKLER —

548 milletvekili arasında doğru saptadıysam 50 kişi üniversite mezunu değil: 35 lise, 7 eğitim enstitüsü, 5 yüksek okul, 1 ortaokul ve 2 ilkokul mezunu var (bunlardan 5 lise, 1 yüksek okul ve 1 ilkokul mezunu kadın).

07_r

— YÜKSEK LİSANS VE DOKTORA DERECELERİ —

Milletvekillerinin 152’si, yani %28’i yüksek lisans ve doktora derecesine sahip.

Yüksek lisanslı milletvekili sayısı 71. Doktoralı milletvekili sayısı 81.

08

09

10_

— BAKANLAR KURULU —

Yukardaki bulgular açısından Bakanlar Kurulu’na baktığımızda görülenler:

Bakanlar kurulu 26 kişiden oluşuyor.

Yaş ortalaması 55 (ortalama doğum yılı 1958). En yaşlı bakan 66, en genç bakan 41 yaşında (Gençlik ve Spor Bakanı). (TBMM genel yaş ortalaması 52, AKP yaş ortalaması 51.)

26 üyenin 25’i erkek, 1’i kadın (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı).

Bakanların 15’i il merkezi, 11’i ilçe/köy doğumlu. (TBMM genelinde il merkezi doğumlular %44, ilçe/köy %56.)

1 bakan bekar. Geriye kalanların ortalama çocuk sayısı 3 (TBMM ortalaması 2,3; AKP ortalaması 2,6).

25 erkekten 18’inin bıyığı var (%72). (TBMM genelinde %48 bıyıklı, %52 bıyıksız; AKP’de %60 bıyıklı, %40 bıyıksız var).

Meslek dağılımı: 8 mühendis, 6 hukukçu, 3 ekonomist, 3 siyasal bilimci, 1 ilahiyatçı, 1 işletmeci, 1 iletişimci, 1 sosyolog, 1 tıp doktoru, 1 veteriner.

26 bakanın %23’ü (6 kişi) doktora derecesine sahip (2 siyasal, 1 hukuk, 1 inşaat mühendisliği, 1 sosyoloji, 1 iletişim).

Doktora derecelerinin alındığı okullar: Boğaziçi Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, ODTÜ (2), İTÜ, Atatürk Üniversitesi.

26 bakanın %31’i (8 kişi) yüksek lisans derecesine sahip (1 iktisat, 1 hukuk, 3 mühendislik, 1 işletme, 1 ilahiyat, 1 siyasal).

Yüksek lisans derecelerinin alındığı okullar: Yurt Dışı (3), İstanbul Üniversitesi (2), Gazi Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, İTÜ.