Kadının Soyadı Var

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 28 Nisan 2013

İnanmazsanız inanmayın ama ben ta çocukluğumda bile kadınların evlenince kocalarının soyadını almasını tuhaf bulurdum, büyüdükçe de yalnızca tuhaf değil, yanlış olduğuna da karar getirdim. Ama toplum baskısının gücü ve onun uzantısı birtakım bürokratik zorlukların da her zaman için farkındaydım. Öyle ki, zamanında ben de Türkiye’de bir evlenip boşanma geçirdim, eşimin kendince bir kimliği ve mis gibi altı harflik soyadı varken benim hiçbir yere sığmaz soyadımı almasını saçma bulduğumu söyleyince, her iki taraftaki akrabadan da işitmediğim azar kalmamıştı.

Ondan sonra New York’ta oturmaya başladığım 80’ler ve 90’larda ABD’de benim kafama uygun gelişmeler oldu, kadın hakları savunucularının baskısıyla yasalar kendi soyadını kullanan evli kadınların bürokratik sorunlar yaşamaması için değiştirildi. 90’larda evlenince soyadını değiştirmeyen kadın oranının yüzde 25’e yaklaştığını biliyordum.

Geçenlerde bu konuda bir yazı okurken bu oranın 2000’lerde yüzde 18’e düşmüş olduğunu gördüm ve şaşırıp nedenlerini araştırmaya çalıştım. Durumu bazıları ABD’nin konservatifleşmesiyle, bazıları feminizmin güç yitirmesiyle, bazıları da kadınların artık böyle şeyleri dert edinmeyecek kadar bağımsızlaşmış olmasıyla açıklıyor. Ancak, konuyu araştırırken, birtakım başka istatistiklere de rastladım (ve, pardon, içime su serpildi):

ABD’de evlenmeden birlikte yaşayan çift oranı 2010’da yüzde 12 olmuş (on yılda yüzde 25 artmış). Bundan dört yıl önce yapılan resmî bir araştırmada, birlikte oturan 30-44 yaşlarındaki çiftlerin sayısının on yılda ikiye katlanmış olduğu ortaya çıkmış. Artık eyaletlerin büyük çoğunluğunda evli olmayan ama bir evi ve gelirlerini paylaşan çiftlerin birbirlerinin sağlık sigortasından yararlanabilmesi, birinin vergi beyanında ötekini bakımından sorumlu olduğu kişi gösterebilmesi, birlikte konut kredisi alabilmeleri, vb. yasalaşmış durumda. Çocuklar açısından da yasal bir sorun yok. Özetle, evlenen kadın soyadını tutsun mu, değiştirsin mi konusunu rafa kaldıran birtakım köklü değişimler oluyor buralarda, haber vereyim dedim.

Biraz Farklı Bir Askerlik Anısı

İki yıl New York’ta tiyatro ve müzikle uğraştıktan sonra apar topar, on sekiz aylık askerlik hizmetimi yerine getirmek üzere Türkiye’ye döndürülmüştüm. İngilizcemin çok iyi olduğu anlaşıldığından, piyade eğitiminin ardından, özel bir emirle Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı’nda, bir yıl süreyle bir masada oturup evrak kaydetmekle görevlendirildim.

Tuzla Piyade Okulu’ndaki eğitimin başlarında kimlik fotoğrafı çekilmesi için fotoğrafçının önünde kuyruğa girdik. Sıra bana gelince ben de iskemleye oturdum, fotoğraf çekildi (bkz. üstteki foto). Kalkarken yüzbaşının “O ne biçim surattı öyle be? Bir daha çek o adamı” bağırtısıyla tekrar oturdum, yeniden çekildi (bkz. alttaki foto).

Tuzla Piyade Okulu’ndaki eğitimin başlarında kimlik fotoğrafı çekilmesi için fotoğrafçının önünde kuyruğa girdik. Sıra bana gelince ben de iskemleye oturdum, fotoğraf çekildi (bkz. üstteki foto). Kalkarken yüzbaşının “O ne biçim surattı öyle be? Bir daha çek o adamı” bağırtısıyla tekrar oturdum, yeniden çekildi (bkz. alttaki foto).

Koridorun karşı tarafındaki odada dairemizin başkanı paşanın iki emir subayı otururdu. Biri yaşını almış bir astsubaydı. Yumuşak, hoş bir adamdı. Bütün gün elinde bir telsiz, kapıya yakın boş bir masada, gözleri yarı kapalı otururdu. Ne zaman “na’ber abicim?” desem, yanıt hep aynıydı: “akşam olsa da yatsak.”

Diğeri, insanın bakmaya korktuğu türden, iri yarının da irisi, yüzü hiç gülmeyen bir topçu binbaşıydı. O da boş ama astsubayınkinden daha büyük bir masada öylesine, yarı uyku halinde, put gibi otururdu. Oldukça asabi ve hareketli paşa odasından adlarını haykırdığında ya da kapısını açıp çıktığında bu ikisinin nasıl olup da zıplayıp koşuşturmaya başlayabildiklerini konuşurduk benim odadakilerle.

Arada bir onların odasındaki dolaptan bir evrak almaya girdiğimde binbaşının göz ucuyla beni süzdüğünü farkediyordum ama haftalarca ne o bana, ne ben ona tek kelime etmedi. Bunda benim de orada en az onunki kadar lanet bir suratla dolaşmamın payı olabilir (bir orgeneral beni koridorda durdurup “bu kadar asteğmen geldi geçti, senin kadar suratından düşen bin parçasını görmedim, bu kadar mı çekilmez bir yer burası be?” demişti).

Sonra, bir gün binbaşı odasından başını çıkarıp “asteğmen, bir geliversene” dedi. Odaya girince kapıyı kapatmamı, karşısına oturmamı söyledi. Ben ya çocuğuna İngilizce dersi verdirtecek ya da yeni bir ev aletinin kullanma kılavuzunu çevirtecek gibi klasiklerden bir şey beklerken aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“Sen sanatla uğraşırmışsın, doğru mu?”

“Evet.”

“Ne yaparsın?”

“Tiyatro, müzik.”

“Amerika’dan gelmişsin. Neresinden?”

“New York.”

“Sen orada sergilere, galerilere falan gider miydin? Resme ilgin var mıdır?”

“Vardır komutanım, ilgilenirim.”

“Anlat bakalım, neler yapıyorlar oralarda.”

“Vallahi ben gelmeden hemen önce en büyük olay Nam June Paik’in sergisiydi. Whitney Müzesi’nde.”

“Ne yapar?”

“Video enstalasyonları yapar. Televizyonları üstüste koyup bunlarda videolar oynatır.”

“Siktiret onu, resim ne yapıyorlar?”

“Siz resimle ilgileniyorsunuz galiba.”

“Başka bir şeyle pek ilgilenmem.”

“Kusura bakmayın komutanım ama” dedim, “Genelkurmay Başkanlığı’nda bir üstümle resim sanatından konuşacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi, biraz afalladım.” Binbaşı yüzünü yaklaştırıp “Sen akşam beş olduğunda burdan nasıl çıktığımı görmüyor musun?” dedi, “eve nasıl koşacağımı bilemiyorum. Kapıdan girip üstümü değiştirir değiştirmez tuvalin başındayım. Çoluk çocuk da kabullendi artık bunu, ilişmiyorlar, yemeğimi de getirip yanıma koyuyorlar.” Sonra heyecanla yeni bir ev yaptırmakta olduğunu, çatı katının doğal ışıklı kocaman bir stüdyo olacağını, heykele de başlamayı planladığını, emeklilik gününü iple çektiğini, aklının fikrinin yalnızca resim yapmakta olduğunu anlattı.

Binbaşıyla bir tür bir sırdaş dostluğu başladı aramızda. Örneğin, koridorda karşılaştığımızda beni durdurup etrafa çaktırmadan “İki metreye bir metre bir yağlı boya var kafamda ama yerim dar anasını satayım” gibisinden fısıldıyordu. Ressamlığını diğer subaylardan niye gizliyordu bilemiyorum. Birkaç kez öğlen yemeğine birlikte gittik. Her yüz yüze kalışımızda “anlat bakalım” emri geliveriyordu. Neyi ne kadar bildiğini, ne düşündüğünü bilemiyordum ama “artık ne anlarsa” deyip aklıma geleni sıralıyordum: David Salle, minimalizm, yeni erotizm, Lichtenstein… Binbaşı arada bir sözümü kesip “Ne boy çalışıyor? Yağlı boya mı? Tuval tek parça mı oluyor?” gibi sorular soruyordu.

Sonra bir gün “seninle galeri gezelim” dedi. Birkaç gün sonra da saat beşte Sıhhiye tarafına giden servislerden birine binip meydanda indik, o önde ben arkada yer altındaki pasaja girdik. 12 Eylül darbesinin üçüncü yılındaydık, yönetim hâlâ askerlerin elindeydi ve Ankara gibi yerde çam yarması gibi bir subay bir yana, Genelkurmay breveli bir asteğmene bile saygıda kusur edilmiyordu.

Binbaşının galeri dediği yerler orta sınıf vatandaşın alıp evine astığı türden, yaldızlı çerçeveli yağlı boya manzara tabloları satan birkaç dükkandı. Binbaşı selam sabah demeden bunlardan birine daldı, içerdekiler irkilip ayağa fırladılar, dosdoğru yürüyüp resimlerden birine yüzünü iyice yaklaştırıp incelemeye, ardından yanıbaşında esas duruşa geçmiş dükkan sahibine sorular yağdırmaya başladı: “Kaç yılında yapılmış bu resim? Niye bu kadar çok vernik sürüyorlar? Sudaki şu dalgaları sence malayla mı yapmış fırçayla mı? Çerçeveyi siz mi yaptırdınız? Kaça çıkıyor bu çerçeve?” Böyle sorular sorarak epeyce bir resmi yakından inceledi. İşimizi bitirip yukarı, sokağa çıkınca “ne diyorsun?” dedi, ben de bunlarda pek bir ustalık olmadığını, dekorasyon amacıyla satılan ucuz işler olduğunu söyledim. “Biliyorum” dedi, “ama boyayla birtakım numaralar yapıyor bu ressamlar, onu anlamaya çalışıyorum.” Adamın resim öğrenimi almadığı için malzemeyle başının dertte olduğu belliydi. Buna yardımcı olacak birini bulmak geldi aklıma. Ankara’da ressam tanıdıkları olan tek bir kişi tanıyordum, ona sordum, “bu devirde bir askere resim dersi verecek sanatçı bulamazsın” dedi.

Binbaşıyı bir de bir gerçek sanat galerisiyle tanıştırayım deyip birkaç gün sonra aldım, Çankaya taraflarındaki Urart galerisine götürdüm. Bir kadın ressamın büyük boy soyut resimleri sergileniyordu. Binbaşı yine burnunu resimlere yapıştırıp sorular yağdırmaya başladı, bir de yağlı boya dururken akrilik kullanmanın saçmalığı üzerine ufak bir nutuk attı. Galeriden çıkınca resimlerin kavramı, kompozisyonları hakkında ne düşündüğünü sordum, “siktirsinler, doğru düzgün resim yapmaktan aciz oldukları için böyle uydur kaydır işler yapıyorlar, ben sana resim nasıl olurmuş göstereceğim” dedi.

Ertesi sabah “öğlen yemeğine çıkmadan önce benim odaya gel” dedi. Saat on iki olunca kalkıp gittim. Astsubay da odadaydı. El ayak iyice çekilsin diye biraz bekledik. Sonra kapıyı kapadık, binbaşı büyük bir dosya çıkarıp masaya koydu, “birkaç kara kalem ve suluboya getirdim” dedi ve astsubayın “üff, bravo be, şuna bak” tezahüratları eşliğinde gururla, dolma gibi parmaklarından hiç umulmayacak bir özenle, birer birer göstermeye başladı: Mehmetçik siperde yatmış nişan alıyor, dört asker bir tepeye bayrak dikiyor, efe harmandalı oynuyor, top mermisi taşıyan köylü kadınlar, kağnılar…

Kışlaların, orduevlerinin duvarlarını, anıtları falan süsleyen bu en basmakalıp resimleri yapanlar da işlerinde bu derece tutkulu, saplantılı olabiliyorlarmış demek ki geçti aklımdan. Orada adamın şevkini kıracak değildim tabii, ardı ardına sıraladım: “hareketi çok güzel yakalıyorsunuz, oranlar mükemmel, ne güzel yerleştirmişsiniz, resim okullarında bunu dört yılda zor öğreniyorlar” gibisinden. Yanlış hatırlamıyorsam, Amerika’ya dönünce de Ankara’ya giden biriyle binbaşıma bir suluboya takımı alıp gönderdim.

İki tane çakmak üzerine

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 24 Nisan 2013

Birkaç gün önce metroda yanımda oturan otuzlarında bir adamla sohbete koyulduk. Tunus’tan göçmüş, arada bir de gidiyormuş. Ben de çok zaman önce Türkiye’den geldiğimi, birkaç ayda bir gittiğimi anlattım. Biz adamla laflarken tren bir istasyonda durdu, kapılar açılınca New York’ta hava soğuduğunda yerin altına inen, genellikle aklî dengesi bozuk evsizlerden biri (“bum” olarak anılırlar) gelip kapıyı tuttu ve vagondakilere bağıra çağıra epeyce bir saydırdı, sonra dönüp gitti.

Tunuslu “sen bu kadar zamandır burada oturuyorsun, bu bum’ların kimseye saldırdığını, dokunduğunu gördün mü hiç?” diye sordu. “Hiç görmedim” dedim. “Burada hiç yumruk yumruğa kavga gördün mü?” dedi, “bir kez gördüm, bir kapıcı bir taksi şoförüne yumruk attı, şoför Hintliydi, kapıcı nereliydi bilmiyorum” dedim. “Ben Tunus’a gittiğimde neredeyse her gün birilerinin birilerine tekme tokat giriştiğini görüyorum” dedi, “ben de Türkiye’ye gittiğimde onu görüyorum, ya bir yerde bir kavga çıkıyor ya da çıkmak üzere oluyor” dedim. “Sence niye böyle bir fark var? Burada akıl hastası biri bile öfkelendiği insanlara dokunmuyor” diye sordu.

Amerikan toplumunda dokunmanın büyük bir tabu olduğu bilinir — ve özellikle Ortadoğulular ve Latinler bunu “ruhsuzluk” sayarlar. Sarılmak, omuza el atmak, kola girmek, makas almak gibi pozitif dokunmalar beden dilinde yerleşmemiş. Ancak, bunun gibi, vurmak da yok: kafası bozulan birinin ötekine her an silleyi basıvereceği pek akla gelmiyor. Bu, doğal olarak, dile de yansıyor: “döverim ha,” “gelirim yanına,” “iki tane çaktı,” “bi kafa” gibi ifadelere hiç rastlanmıyor. Öyle ki, uzunca bir aradan sonra Türkiye’ye gidip de ailenizdeki çocukların birbirine “patlatırım ha” dediğini duyunca ya da televizyonda birbirinin üzerine yürüyen milletvekillerini görünce “doğru yahu, bir de böyle bir şey vardı, unutmuşum” diyebiliyorsunuz.

Bu dokunma tabusu ABD’de yasalara da yerleşmiş. Bir fiziksel kavgada ilk kim dokunduysa kanun karşısında dezavantajlı duruma düşüyor. Maçlarda, filmlerde falan görüp yadırgayabilirsiniz: insanlar yüzlerini burunları arasında bir santim kalacak kadar yaklaştırıp tükürükler uçuşturarak, avaz avaz bağırırlar birbirlerine ama dokunmazlar. Amaç, karşıdakini ilk dokunan durumuna düşürmek için provoke etmektir: “erkeksen dokun, bak n’oluyor” gibi.beyzbol tartisma

Bir New York Numarası

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 14 Nisan 2013

Malum, ABD’lilerin kundura ebadından hava ısısına varıncaya kadar kullandığı derecelendirmelerin hepsi kendilerine özgü. Buraya yerleşen insan bir süre sonra ister istemez santimetreyi unutup inçle, kiloyu unutup poundla düşünmeye başlıyor. Ancak, memleketteki anneniz her telefon ettiğinizde “orada hava kaç derece?” diye soruyorsa, kafadan hesaplanması çok zor fahrenhayt-santigrat çevrimi biraz sorun oluyor. Tamam, şimdilerde cepten falan bakıp söyleme olanağı var ama ben yine de değme New Yorklunun bile bilmediği bir numarayı anlatayım, en azından New York’ta oturanlar ve yakında Türkiye’den akın etmeye başlayacak turistler eşe dosta hava atmakta kullanabilsinler.

Manhattan’ın en çok kullanılan 6 numaralı metro hattının duraklarını burada bir süre oturmuş herkes ezbere bilir. Bunlardan 33. Sokak durağını fahrenhayt diye düşünün, karşılığı kabaca sıfır santigrat oluyor. Ardından gelen birinci durak 42’dir (5 santigrat karşılığı), ikinci durak 51 (10 santigrat), üçüncü durak 59 (15 santigrat). Yani, durağın sıra numarasını beşle çarparak donma derecesinden cehennem sıcağına kadar yol alabilirsiniz: 68-77-86-96-103-116. Bundan yüz yıl önce metro duraklarını belirlerken turistlere kolaylık olsun, ellerinde dolaştırdıkları haritalarını hava sıcaklığını santigrada çevirmekte de kullanabilsinler dediklerini sanmıyorum ama, işte, isterlerse kullanabilirler.

Sadet

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 12 Nisan 2013

Birkaç haftadır Hıdır’a benden istediği biçimde kısa New York ve Amerika yazıları gönderiyorum, o da köşesinde yayımlıyor. Şimdi, izin verirse, bir seferliğine konu değiştireceğim ve şu “Türk-Kürt savaşı tamam mı, devam mı?” konusunda, genellikle “aykırı” bulunan türden sanat işleriyle uğraşan biri olarak bir şeyler önereceğim.

Bu diyeceklerimi, başta halkı barışa ikna etmek için dolaşmaya çıkacak Âkiller olmak üzere, her aklı yatan icra edebilir (fikrin benden çıktığını söylemelerine de gerek yok):

Ortalık bir yere bir mikrofon koysunlar ve içlerinden biri başlasın birer birer saymaya, o yorulunca bir diğeri devralsın. 40.000’e kadar. Her üç saniyede bir sayı seslendirseler (ki, “yirmi dokuz bin dokuz yüz seksen iki” gibi bir sayıyı sığdırmak zor), yani, hiç aksatmadan dakikada yirmi sayı hızında sayabilseler, işlem 33 saatten fazla sürecektir. Bir sabah saat 9:00’da başlasalar, ertesi gün akşam 18:00’de ancak bitirebilecekler. Görsel-işitsel efektlerle falan işi sulandırmasınlar; yalnızca söylenen her sayının otuz yıldır süren savaşta, büyük çoğunluğu gencecik yaşında ölüp gitmiş bir insana karşılık geldiğini bildirsinler, yeter.

Ya da her cesede karşılık bir adım atarak, hiç durmadan, 40.000 adımlık bir yürüyüş yapsınlar. Ortalama bir adımın 78 santimetre olduğu söyleniyor: yaklaşık 32 kilometre yol eder. 15-20 kilometreden sonra yürüyenlerin hali canlı yayında gösterilebilir: “bir ceset daha, bir ceset daha…”

Ya da 40.000 sayıyı her sayfaya 50 satır gelecek biçimde alt alta sıralasınlar (sayı yerine çocukların adlarını yazsalar daha iyi olur ama bulabileceklerini sanmıyorum) ve kâğıtlara arkalı önlü bassınlar: 400 sayfalık kitap eder.

Soyut lâf kalabalığının en bariz, en basit gerçekliği görünmez kıldığı, “en az kırk bin” deyip geçildiği dönemlerde, bu türden yabancılaşma karşıtı “hatırlatmalar” son derece yararlı olabilir.

Yaşlılara “nasılsın?” diye sorunca…

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 10 Nisan 2013

Yaş ilerledikçe çevremde seksenlerini, doksanlarını süren akraba ve tanıdık sayısı da arttı ve, en azından kendi deneyimimde, şimdilere dek pek ayrımında olmadığım yeni bir Amerikalı-Türkiyeli farkı beliriverdi.

Her iki tarafın yaşlıları da (çoğunluğu kadın, doğal olarak) huysuzluk, inatçılık ve sevimlilikte birbiriyle yarışıyor, hepsinin bedeni de bezdirecek derecede aksıyor. Aradaki fark bunlara “nasılsın?” dediğinde çıkıyor ortaya. Amerika’daki genellikle “sağol, iyiyim, sen nasılsın?” diyor, üstelersen biraz bir şeyler anlatıyor (“sağ gözüm görmüyor,” “belim ağrıyor” gibi), fazla zorlarsan da seni tersliyor. Bunun bir nedeni bu kuşağın bireysel mahremiyete düşkünlüğü olabilir, başka bir nedeni de bu kültürde birinin karşısındakine bedensel dertlerini anlatmasının ayıp sayılması.

Buna karşılık, Türkiye’dekine “nasılsın?” sorusunu sorduğunda genellikle “gel otur, anlatayım” diyor ve bedensel arazlarından harika bir öykü oluşturuveriyor. En çok da bu öykülerini işkence ve afet metaforlarıyla bezemelerine hayran kalıyorum: “Sabah uyandım ki şu sol omzuma çivi çakıyorlar, kalkıp oturdum, o geçti, bu sefer belimin ortasına bir top ateş bastılar, kalçamdan aşağı şimşekler çakıyor, her nedense bu sağ dirseğim de içten içten oyuluyor, ayağa kalktım, bir dalga geldi, kayık bir o yana, bir bu yana…” Yok mu bir karşılaştırmalı kültür antropologu şu konuya el atacak? Harika bir doktora tezi çıkmaz mı bundan?