Biraz da etrafa baksak…

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 27 Ekim 2013

Geçenlerde bir sabah metroda ayakta, tanımadıklarla omuz omuza yolculuğumu yaparken çok tuhaf bir incelik ve yumuşaklıkta, tek düze sürüp giden, şırıltı gibi bir kadın sesi başladı. Benim gibi çevremdeki (kulağında kulaklık olmayan) herkes de sesin kaynağını bulmak için bakındı ve gördük ki yan yana oturan orta yaşlarda iki ufak tefek kadından biri elindeki gazeteyi yüksek sesle okuyor, öteki de başını okuyanın omuzuna yatırmış dinliyor. Okuyanın sesinin farklılığı bir yana, o ortamda yüksek sesle okumaya karar vermiş olması da, okuduğunun gazete olması da, sayfada haber ya da ilan, önüne ne gelirse peş peşe okuyor olması da dikkat edilmeyecek gibi değildi. Aklıma dinleyenin gözlerinin görmüyor olabileceği geldi, inceledim, bir farklılık göremedim (yüzü de bana çok ilginç göründü: beyaz kâğıda kaş göz çizilmiş gibi kırışıksız, huzurlu bir yüz).

Yanımda duran ve arada bir birbirine “amma acayip, değil mi?” mimikleri yapan genç çiftin kadın olanı bana gülümseyip böyle durumlarda söylenen en basmakalıp sözü söyledi: “Only in New York!” “İyi de, dikkat ederseniz vagondakilerin yarısı olayın farkında bile değil, çünkü kulaklarına kulaklıklar tıkalı, gözleri de küçük ekranlara sabitlenmiş” dedim. Etrafa bakıp ilk kez fark ediyormuş gibi “ne kadar da haklısın” dediler, içimden bir (Türkçe) “yapmayın ya” çektim.

Teknoloji özürlü değilim (ekmeğimi teknolojiden yiyorum), neredeyse iki yıldır kitap, dergi, gazete, ne varsa tabletten okuyorum ama bu telefon ya da tablet izleyip dinleme işinin insan içine çıkınca yapılmasını benim aklım almıyor. Bir ara denedim, hayatı ıskaladığım duygusuna kapılıp panikledim, hemen vazgeçtim. Sokağa çıkıp kalabalıklara karıştığında rastlayabileceğin binbir ilginç olaya gözlerini kapatıp kulaklarını tıkamak niye? Yollarda, araçlarda, kafelerde, dükkânlarda karşına çıkan her biri ötekinden farklı insan yüzlerini, kılıklarını, davranışlarını incelemek, bu kadar hareketin, sağdan soldan yükselen seslerin birbiriyle örtüşmesini, biri kaybolurken ötekinin belirmesini izlemek varken burnunu ekranına gömüp Candy Crush oynamak niye? Fena halde azınlıkta bir açıdan baktığımın farkındayım ama yine de söylüyorum: Çevremde farkında olarak ya da olmayarak yaşam şölenini sürekli es geçen, kelimenin tam anlamıyla “içine kapanık” bireyler görüyorum ve onların hesabına gerçekten içim burkuluyor.

Reklamlar

LGBT oyları lezbiyen adaya gitmedi

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 23 Ekim 2013

Halen sürmekte olan New York belediye başkanlığı seçimlerinde oldukça kayda değer bir gelişme oldu:

Birkaç hafta önce partilere kayıtlı seçmenler kendi partilerinden kimin aday olacağını oyladılar. Demokrat Parti adaylarından biri Christine Quinn adında bir kadındı. Quinn uzun zamandır belediye merkezli şehir siyasetinde yer almış, 2006’dan beri belediye başkanından sonraki en güçlü pozisyon sayılan Şehir Konseyi Sözcülüğü’nü yürüten, eşcinsel olduğunu gizlemeyen, bir kadınla nikâhlı bir kadın.

Adaylığını ilan ettiğinde ön plana çıkan Quinn’in eşcinsel kimliği oldu ve kendisi de bunu vurguladı. Eşcinsel nüfusun büyük ve etkili olduğu New York’ta ilk kez bir kadının, hem de eşcinsel bir kadının belediye başkanı seçilmesi çok cazip göründü ve Quinn kamuoyu yoklamalarında hemen birinci sıraya yerleşti.

QueersAgainst C QuinnAncak, bir süre sonra Quinn’in bugüne kadar eşcinseller için birtakım olumlu girişimleri olmasına karşın, temelde kariyerini ön planda tutan, adı yolsuzluklara bulaşmış tipik, statüko yanlısı bir siyasetçi olduğundan söz edilir oldu. Quinn bu suçlamaları kadın ve eşcinsel düşmanlığıyla açıkladıkça taraftarlarını yitirmeye başladı. Ve bir noktada New York LGBT örgütleri kimlik üzerinden siyaset yapılmasını kınadıklarını, Quinn’i de herhangi bir insan olarak değerlendirdiklerini ve bu kişinin yalnızca eşcinsellere değil, bütün azınlıklara hizmet edebilecek iyi bir belediye başkanı olamayacağına karar verdiklerini bildirdiler. Quinn aday belirleme seçimlerinde üçüncü sıraya düştü ve elendi: Eşcinsellerin en yoğun olduğu Chelsea bölgesinde bile en çok oyu toplayan aday olamamış, tek kadın aday olmasına karşın kadınların yalnızca yüzde on altısının oyunu alabilmiş.

Sonuçta, Demokrat Parti’nin adayı Bill de Blasio, Cumhuriyetçi Parti’ninki de Joe Lhota oldu, seçim tarihi de 5 Kasım. Demokrat adayın kazanmaması çok büyük sürpriz olur: Şehir on iki yıldır başkan olan, dünyanın en zengin adamlarından Michael Bloomberg’den ve Wall Street baronlarından epeyce usandı, sanırım de Blasio da bu havaya uygun popülist programlar vadettiği için öne çıktı. Ancak, kim kazanırsa kazansın, LGBT kesiminin Quinn konusundaki tavrı azınlıklar arasında yeni bir dayanışma havası yaratmış görünüyor ve New York’un başı çekmesiyle bu yaklaşımın tüm ülkeye yayılabileceğinden konuşuluyor.

Eylül ayı İstanbul anıları

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 6 Ekim 2013
  • İstanbul Bienali’nin yer aldığı mekânlardan biri de Galata Rum İlköğretim Okulu. Harikulâde bir okul binası. Sanırım bu binanın sergi için kullanılabilmesinin bir nedeni de şehirde okula gidecek Rum kalmamış olması. Binada buna dokunan bir sanat yapıtına rastlamadım.
  • Twitter’ın ne ölçüde yaygın olduğunu biliyorum ama sanat yapıtlarına bu derece yansıyabileceği aklıma gelmemişti: Bienal’de artistik nesnelerin üstüne yazılmış, ne manaya geldiği anlaşılmayan “manalı” vecizelerin bolluğuna şaşırdım.
  • Bir elinde üst üste koyduğu Marlboro sigara paketi, çakmak ve cep telefonu taşıyan genç erkeklerden hâlâ var.
  • Metroda genç bir kız kalkıp bana yer vermek istedi, ben de (gülümseyerek) “Çok teşekkür ederim ama lütfen moralimi bozmayın, henüz o kadar yaşlanmadım” dedim, utandı, yüzü kıpkırmızı oldu, geri oturup yere falan bakmaya başladı. Kulağına eğilip “espri yapıyorum yahu” diyeyim dedim ama işin daha da çapraşıklaşacağını düşünüp vazgeçtim, kendi kendime “gördüğün her metroyu New York sanma, dangalak” dedim.
  • Eğitim veren hastanelerdeki doktorların akademik unvan edinmekteki amaçları fiyat tarifesinde yukarılara tırmanmak gibi görünüyor: Hastaya bakan doçentse düz doktordan daha fazla, profesörse doçentten bayağı daha fazla ücret alıyor. Başka kaç ülkede böyle bir düzen vardır bilemiyorum.
  • Türkiyelilerin en sıradan muhabbetlerde bile parmak uçlarını birleştirdikleri sağ ellerini havaya kaldırıp “aslında” ya da “esasen”le başlayan izahî monologlara koyulma huyları aynen devam ediyor. Bir eleştiri karşısında “sanki sen…” çevirmesi de galiba hâlâ en tercih edilen savunma yöntemi.
  • Otomobil fiyatlarının Amerika’nın iki misli, benzinin de belki de dünyanın en pahalı benzini olmasına karşın, nasıl olup da bu kadar çok insanın araba edinip yollara düşebildiği soruma yine doğru düzgün bir yanıt alamadım.

Yare selam

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 25 Eylül 2013

İngilizcede benim çok “yararlı” bulduğum bir sözcük var: hokum. “Lokum” gibi okunuyor. “Hokus pokus” ve boş, sahte söz anlamındaki “bunkum” sözcüklerinin bileşiminden oluştuğu sanılıyor. Türkçede buna en yakın gelen sanırım “yutturmaca” ama hokum’un daha kapsamlı bir anlamı var: Neye işaret ettiği, neye karşılık geldiği belirsiz ama söyleyen kişinin kimliği, söyleyiş biçimi ve söylendiği ortam nedeniyle somut ve kesin anlamı varmış gibi duran sözcük. Sözlü olması şart değil, yazılı da olabilir. Bir araştıran olsa, biçimin içeriğe baskın çıktığı toplumlarda hokum’un daha yaygın olduğunu saptayabilir sanıyorum.

Örneğin (atıyorum), yakın arkadaşlar oturmuş sohbet ederken birisi “öncelikle kendimize inanmamız şart” gibi bir söz savursa büyük olasılıkla dalga geçilir. Ama aynı sözü bir siyasetçi bir meydanda haykırdığında çok anlamlı bir lâf ettiği düşünülüp alkışlanıyor. Söz gelimi, “tarih affetmez” gibi bir sözü eden bir Prof. Dr. olunca hikmetini sorgulayan olmuyor. Üne kavuşmuş bir müzisyen “ben sanatımla kendimi ifade ediyorum” dediğinde “böyle bir gereksinimin varsa bunu niye konuşarak yapmıyorsun?” diyen de olmuyor, “al şu çalgını eline de izah et bakalım nasıl oluyor bu iş” diyen de.

Örneğin (atmıyorum), bir gazete köşe yazarı “Şiir yalnızdır!” ya da “Yüksek devinimli ve küresel ölçekli bir demokrasi arayışı…” diye derin görünümlü cümleler kurabiliyor ve ne dendiğini kavrayamayanlar bunu kendi cehaletlerine verip susuyorlar. (Dünyanın her yerinde kullanılmaktan en canı çıkmış hokum’lar da ne anladığını yüz kişiye sorsan yüz ayrı yanıt alacağın “demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri çevresinde dolanıyor olabilir.) Amerika’da son yıllarda hokum kılıfı olarak bir de “ödül kazanmış” (award winning) etiketi yaygınlaştı: Kişinin ne ödülünü ne münasebetle aldığı hemen hiç sorgulanmadığından, atışlarda pratik destek olarak sıkça kullanılıyor.

Hokum’un Türkçede tam bir karşılığı yok ama panzehirini birçok konuda olduğu gibi halk deyişlerinde bulmak mümkün. Ben bunlardan birini İngilizce konuşulan ülkelerde yaşayan Türk arkadaşların hokum’a işaret etmekte kullanabilmeleri için çevirdim, yerinde kullanılırsa çok etkili olabiliyor: An aeroplane made of fart / Say hello to that sweetheart.

İnsansızlaşma sorunu

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 22 Eylül 2013

En azından ABD’de dijital iletişim teknolojisiyle balayı dönemi sona eriyor gibi. Artık insanların gözleri ve parmakları her an bir ekranda olmayacak demiyorum, bu günlük yaşantının vazgeçilemez bir parçası oldu: Telefon ya da tablete bakmadığımız zamanlarda ya bilgisayar ya da televizyon karşısında oluyoruz. Ancak, bu furyanın, adına “insansızlaşma” diyeceğim, kaçınılmaz bir yan etkisi var ve bunu hissetmeye başlıyoruz. Bu da (en azından New York’ta gözlemlediğim kadarıyla), başta sanat etkinlikleri olmak üzere, yepyeni toplumsal davranışlara yol açıyor.

New York’ta opera, bale, tiyatro, klasik konser, hattâ sinema gibi çok sayıda “pasif” izleyiciye yönelik, kalıplaşmış “seyirlik” sanatlardaki izleyici kaybı artık başedilemez boyutlara ulaşmış görünüyor. Bunların meraklısı yaşlı kuşaklar sayıca azalırken, genç kuşaklar da gitmiyor. Gençlerin meraksızlığında içeriklerin kuşkusuz ki payı var ama ben sorunun daha çok formattan kaynaklandığını düşünüyorum.

Teknolojiyi hakkıyla kullanan biri izlemek ya da dinlemek istediği hemen her şeyi internette bulabilirken, televizyon ekranları, ses sistemleri her geçen gün daha büyüyüp, daha kalitelileşip, daha ucuzlarken, neden kalkıp vakit ve para harcayarak bir toplu izleme mekânına gitsin? Artık bunu yapmasındaki başlıca neden sosyalleşmek, yani insansızlık sorununu çözmek, başka insanlarla gerçek anlamda birlikte olmayı istemek oluyor. Ancak, bir tiyatroda ya da sinemada yüzlerce kişiyle birlikte karanlıkta oturup bir noktaya bakmak bütün gün ekrana bakmış insanlara yetmiyor. O nedenledir ki eski usul, büyük çaplı sunumlar yerini az sayıda kişiye oynayan, izleyiciyle iletişim kuran “olaylara” bırakmaya başlıyor. Oyuncunun ya da müzisyenin ya da dansçının yüz metre ötedeki bir sahnede bir şeyler yapan bir figür olması yerine üç metre ilerde soluğunun, terinin, çabasının net olarak izlenebildiği dans stüdyosu, kabare, bar tiyatrosu gibi ortamlar çoğalıyor.

Büyük sunumlar düzenleyen eski kafalar daha fazla adam çekmek için sunumların çapını daha da büyütmeye, şatafatlılaştırmaya, sirkleştirmeye, yani daha da insansızlaştırmaya gayret ediyorlar, o da maliyeti, kimse gelmeyince de zararı daha da arttırıyor. Birkaç gün önce yetmiş yıllık New York City Opera’nın yıl sonuna kadar 20 milyon dolar bulamazsa hem bu sezonun geri kalanını hem de bir sonrakini iptal edeceğini okudum, bu yazıyı yazmak oradan geldi aklıma.Opera_Copenhagen_02

Yerinden kalkmayan yargıç

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 15 Eylül 2013

Türkiyeli okurların aklına pek sık takılmayan bir konu olduğunun farkındayım ama biraz değişiklik olsun diye yazıyorum:

Supreme_Court_USABD’de yargı hiyerarşisinin en tepesinde Supreme Court denen en yüksek mahkeme oturur. Bir davanın (eğer ulaşabilirse) bundan öte gidecek yeri yoktur, en son sözü bu mahkeme söyler.

Bu mahkemenin biri başkan olmak üzere dokuz üyesi bulunur. Bu üyeler ABD Başkanı tarafından seçilir ve Senato’nun onayından geçer. Üyelik (her nedense) ömür boyudur, koltuk ancak bir üye kendini emekli ettiği ya da vefat ettiği zaman boşalır.

Mantıken en tarafsız olması gereken bu mahkeme gerçekte bazen matraklaşacak ölçüde taraflıdır, çünkü her ABD Başkanı kendi görüşüne yakın yargıç seçer. Şu andaki mahkemenin başındaki John Roberts, W. Bush tarafından seçildi ve muhafazakârlıkla ılımlılık arasında gidip geliyor. Geriye kalan sekiz kişiden dördü (hepsi erkek) Cumhuriyetçi başkanlar tarafından seçilmiş muhafazakârlardan, dördü de (üçü kadın) Demokrat başkanlar tarafından seçilmiş liberaller ve ılımlılardan oluşuyor. İdeolojik boyutlu davalarda kimse çizgisinden çıkmıyor (kırk yılda bir çıkan olunca da sürpriz sayılıyor), sonuç gidip gidip mahkeme başkanının hangi tarafı tutacağına dayanıyor. Yani, bu türden davalarda kararı başkan Roberts veriyor denebilir.

ABD’de Başkanlık seçimleri yaklaştığında gözler hemen Supreme Court’ta kim ıskartaya çıkmak üzere diye bakınmaya başlar. Şu anda Reagan tarafından seçilmiş 77 yaşında iki muhafazakâr üye var. Bunlar Obama dönemini de çıkaracak görünüyorlar ama bir sonraki dönemin sonunu bulmaları zor. Şu andaki en yaşlı üye de 80’indeki, epeyce de bir hastalık geçirmiş olan liberal yargıç Ruth Bader Ginsburg.

Gelecek seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa Ginsburg’dan boşalacak koltuğa bir muhafazakâr seçilecek ve mahkeme iyice sağa kayacak. Bu endişeyle Demokratlar Ginsburg’un hazır Obama baştayken kendini emekli edip yerini genç bir liberale bırakmasını istiyorlar ama kadıncağız her seferinde (bana bazen bunama belirtileriymiş gibi gelen) farklı bir bahane ileri sürüp bir türlü yerinden kalkmıyor. Özetle, Ginsburg 2016’daki seçimlere kadar oturmakta direnirse ve seçimi Cumhuriyetçiler kazanacak olursa yargı muhafazakârlaşacak, bu da ABD’nin yanısıra dünyayı da bayağı etkileyebilecek bir sonuç olacak.

New York’un cazibesi

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 8 Eylül 2013

New York şehrinin beş bölgesinden yüzölçümü en büyük olanı Queens: 283 kilometrekare. 8,5 milyon toplam nüfusun yaklaşık 2,2 milyonu orada yaşıyor.  Onun ardından Brooklyn geliyor: 183 kilometrekarede 2,5 milyon kişi var. Merkezi oluşturan Manhattan adası beş bölgenin en küçüğü (59 kilometrekarecik) ama üzerinde neredeyse 1,7 milyon insan yaşıyor (bir de yılda 50 milyon kadar gezip görmeye gelen var). Manhattan ABD’nin en yoğun yerleşim merkezi: kilometrekareye düşen kişi sayısı 26 binden fazla. Ve, malûm, dört yanı su olduğu için binalar yana değil, göğü delecek biçimde, yukarı doğru gelişmiş.

photo-1Manhattan adası çok yüksek binaların dikilmesini mümkün kılan güçlü bir kaya. Bunun dışında buradan ne su çıkar, ne petrol, ne gaz, ne de yiyecek. Bunların hepsi dışarıdan gelir. Şimdilerde tabii ki çevreyi kuşatan nehirlerin altı tünel, boru ve kablo, üstü de köprü dolu ama bütün taşımanın su taşıtlarıyla yapıldığı eski dönemlerde bile Manhattan’ın en gözde bölge olması hiç akıl kârı gibi durmuyor.

photo-2Burunlarının dibindeki Brooklyn, Queens, New Jersey dururken niye herkes bu taşıma suyla dönen değirmene heves etmiş? Bir nedeni, korunmalı olması imiş. Sonradan adam sayısı arttıkça hareketlilik ve çeşitlilik de artmış, hareket ve çeşit daha da fazla adam çekmiş, vb. Ama başka bir nedeni de galiba hiç olmayacak bir konumda matrak, çocuksu, komünal bir oyuna katılmanın cazibesi.

photo-3Başka ülkelerden gelenler kadar Amerika’nın diğer bölgelerinden ziyaretçiler de bu şehirde, özellikle de Manhattan’da çoğumuzun ayda üç-dört bin dolar kira ödeyip, genellikle başka biriyle paylaşıp oturduğumuz tek ya da iki oda dairelerin küçüklüğüne, derme çatmalığına, döküntülüğüne apışıp kalırlar (zengin muhitlerinden söz etmiyorum). Altyapı genelde rezalettir: Borular patlar, damlar akar, kaloriferler bozulur. Şehirden yirmi kilometre açılsan aynı paraya ne evler, ne bahçeler tutabilirsin ama onun yerine bu kadar insan üst kattakilerin tepişme sesleri, bitişiktekinin yemek kokusuyla cebelleşmeyi, farelere karşı delikleri tıkayıp böcekleri ilaçlamayı, küçücük odada altına çalışma masasını, üstüne şiltesini koyduğu ahşap platformlar kurmayı ve penceresinin önünde özene bezene bir saksı domates yetiştirmeyi yeğliyor. Ama hasat vakti gelip de domatesleri tattırmak üzere tek göz evde yirmi kişiye bir “domates partisi” vermenin keyfi bambaşka oluyor.

“AVM gibi kadın” deniyor mu?

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 1 Eylül 2013

“Apartman gibi kadın.” 1960’larda Güney’de babam ve arkadaşlarının kullandığı bir beğeni ifadesiydi bu. Boylu poslu (hattâ bir parça toplu), takılı, yapılı hanımlar için kullanırlardı. (Bunun bir önceki versiyonu da “hökümet gibi kadın”dı sanıyorum.) Bu sözü beton bir binayı “güzel” saymalarına değil ama böylesine uçuk bir benzetme yapıyor olmalarına bıyık altından gülerek söylerlerdi. (Siyaseten sakat bir bakışın ürünü tabii ki, ama kırk-elli yıl öncesinin Güney’inden söz ediyoruz.)

Nüfus artışı, göç, kentleşme ve beton teknolojisindeki gelişmeler nedeniyle konutlar dikine çıkmaya başlamıştı. Taşralı orta sınıfın sınıf atlama kavramının başında babadan kalma tek katlı evi ya da yeni aldığı arsayı müteahhide verip apartman diktirmek, karşılığında birkaç daire alıp birine yerleşmek, ötekilerden de kira toplamaktı. Emireri gibi kullanılan kapıcının yanısıra bir de asansör olursa tadına doyum olmazdı.

Bir apartmanın başarı simgesi olmasına, hattâ daha rahat bir yaşantı sağladığına itirazım yoktu ama (herhalde o yıllarda yabancı kültürlerle tanışmaya başladığımdan) beş-on katlı bir beton binanın “güzel” görülmesini tuhaf bulurdum. Ama ağzımla kuş tutsam babama bahçe içindeki iki katlı bir evin çok daha güzel olduğunu anlatıp kabul ettirebilmem olanaksızdı. Tabii bu bir haklılık-haksızlık konusu değil: estetiğin işlev ve koşulların peşinden gittiğini, göreceli olduğunu biliyoruz “iPhone gibi kız/oğlan” deniyor mu bilmiyorum ama bugün bu metal ve cam karışımı dikdörtgen nesnenin benzerlerinden daha “elegan” olup olmadığını tartışabiliyoruz, örneğin.

“Güzel” bulunanın yeni koşullarla birlikte değişmesi çok doğal. Doğal olmayan, yönetimi (hâlâ) elinde tutan kesimin babamın kırk yıl önceki estetiğini az bir farkla sürdürüyor olması: Apartman büyümüş, AVM, gökdelen ve rezidans olmuş görünüyor. İşin acıklı tarafı da bu “şahane” yapıları iftiharla diken ve “güzel” bulan kişilerin babam gibi kendiyle bir parça matrak geçerek “rezidans gibi kadın” gibisinden bir söz düşünemeyecek ve edemeyecek kadar dar bakışlı ve mizah duygusundan yoksun olması. (Sene de oldu 2013.)

Kargalara methiye

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 28 Ağustos 2013

Çocukluğumda, fırtınalı bir havada anneannem bahçede ağaçtan düşmüş bir karga yavrusu görmüş, yerden alıp bir kenara koyayım derken karga sürüsünün saldırısına uğramıştı. Saçını didik didik etmişler, elini yüzünü gagalamışlardı zavallının. O günden beridir çok saygı duyarım kargalara ve merak ederim bu çalışkan, dayanıklı, birbirine karşı sorumluluk duygusu gelişmiş, zeki hayvanları aşağılamadan konu edinen bir sanat yapıtı niye yoktur diye. Özellikle de şu ünlü mü ünlü Kuğunun Ölümü balesine her rastlayışımda aklıma takılır bu.

Kuğunun Ölümü, Mihail Fokin’in 1905’te dansçı Anna Pavlova için yarattığı kısa bir solo (YouTube’da The Dying Swan diye bakarsanız, Pavlova da dahil, birçok balerin tarafından icrasını izleyebilirsiniz). Olay kurgusu çok basit: Yanık bir viyolonsel solosu eşliğinde kuğunun çırpına çırpına ölüşünün temsili. Bunun kayda değer tarafı nedir? Şudur: Ölen karga, saksağan, güvercin değil, kuğu. Neden kuğu? Çünkü güzel ve zarif sayılan bir yaratık, hareketleri ağır, boynu ince ve uzun, rengi kar beyazı (zenci değil). Magazin basınında sık rastladığımız, başına bir felaket gelmiş bir kadın haber edilirken “genç ve güzel” sıfatlarının yapıştırılmasıyla aynı mantık (çirkin ya da yaşlı olsa felaketi haketmiş sayılacak: “Gebersin gitsin, kime ne?”) Tabii ki kuğuyu bir balerin oynuyor, sanki bütün kuğular dişiymiş gibi.

Kuğunun kargadan üstün sayılmasında yaşantı biçiminin de payı olabilir: Genç yaşta evlenen çiftler ömür boyu ayrılmadan, durgun sularda süzülerek sakin bir hayat sürüyorlar. Gıdaları da bitkisel, et yemiyorlar. Kargaların bitip tükenmez enerjisinden, koşuşturmasından, sürekli nereden ne koparabileceğini hesaplamasından, işbölümünden, renkli şehir yaşantısından eser yok kuğularda. Ama insanlar istedikleri an pencerelerinin önüne bir iskemle çekip son derece hareketli ve ilginç karga tiyatrosunu izleyebilecekken kalkıp suyun üzerinde öylesine dolanan sıkıcı birkaç kuğu görmek için göllere, parklara gidiyorlar. Çünkü “kuğu güzeldir ve izlenir, karga çirkindir ve izlenmez” diye zırva bir kural çakılmış zihinlere.

Epeyce kabaca da olsa çağdaş sanatların klasiklere olan itirazını özetleyivermiş oldum sanıyorum.

İngilizceleşme üzerine

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 21 Ağustos 2013

Özellikle şimdilerde yetmiş üstü yaşlara ulaşmış olan sol eğilimli akademisyen ve entellektüeller arasında bir zamanlar çok yaygındı: Öztürkçe sözcük kullanmanın yanısıra İngilizce sözcük kullanmamaya, Türkçesi olmayan bir sözcük ise de yabancı dildeki okunuşuyla değil, Türkçe okunuşuyla söylemeye özen gösterirlerdi.

Ben bu kişilerin özellikle New York’u ziyaret edenlerine, hattâ burada okumakta, çalışmakta olanlarına hayret ederdim. Örneğin, Village denen bir semt var, bunlar ısrarla “köy” derlerdi. Türkler arasında konuşulurken Little Italy, China Town, UN Plaza, Central Park gibi yerler “Küçük İtalya,” “Çin Köyü,” “Birleşmiş Milletler Meydanı,” “Santral Park” olarak anılırdı. Bronx’a Amerikalılar gibi “branks”, Manhattan’a “menhetın”, New York’a “nüu york” demek sanki özentilik, yozlaşmışlık belirtisi oluyordu; “bronks,” “manhatan,” “nev york” denmesi gerekiyordu. İyi İngilizce bilmelerine rağmen Türklerle konuştuklarında ağızlarından kazara İngilizce bir laf kaçsa (aralarında her nasıl bir baskı geliştirmişlerse) utanırlardı.

Son yıllarda Türkiye’yi ziyaret ettiğimde gidip bu tanıdıkların kapılarını çalıp tabelaları, reklamları, dergileri falan gösterip “hayrola?” demek geliyor içimden. “Bomonti’deki üzerinde kocaman Ant Hill yazan kulelere gâvurlar gibi ‘ent hiıl’ mı diyorsunuz, yoksa şoför arkadaşlar gibi ‘antil’ mi” diye sormak istiyorum. Torunlara “şoping” yerine “alışveriş” dedirtmekte ısrar ediyor olabilirler ama Capacity, City’s, Metrocity, World Atlantis, Carousel konularında ne yapıyorlar acaba? Maslak + Manhattan kırmasına “Mashettın” diyeni azarlayıp “özentilik yapma, mashatan de” mi diyorlar? My Towerland ya da My Roseland gibi bir yerde “rezidans” imkânı çıksa kabul ederler mi? Sunset Grill & Bar’da yemek yiyorlar mı? Merak ediyorum, dört bir yanı böyle görmemiş İngilizcesi sarmasında bu kesimlere tepkinin de bir payı oldu mu acaba?

Karşılaştırmacı turistler

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 18 Ağustos 2013

Başka milletler n’apıyor pek bilmiyorum ama New York’u ziyaret eden Türklerin galiba artık genelleyebileceğim bir huyu var: Sanki New York’u İstanbul’la karşılaştırmak ve buranın hiç de öyle söylendiği kadar olmadığını tesbit etmek üzere gelmiş gibi iniyorlar uçaktan. “A bu bizde de var” ya da “bu muymuş?” dillerinden düşmüyor. Karşılaştırmalı turizm yapıyorlar. Bunları ağırlayan, buraya yerleşmiş ve içini sürekli “acaba yanlış mı yaptım memleketi bırakıp buralara gelmekle?” kurdu kemiren kişiler de “ama bak, şunu sizin orda bulamazsın” tribine giriyorlar. Zorlanır gibi olduklarında da “burada sucuk da var pastırma da, isterseniz lâhmacuna bile gidebiliriz” savunması başlıyor. Sanki birinin amacı memlekette kalmış olmasının, ötekininki de çıkmış olmasının isabetliliğini kanıtlamak.

Ben bu konuda epeyce bir vurdumduymaz oldum. Bir durum hariç: Metroya indirdiğimde “bu ne döküntü, pis, gürültülü bir şey, İstanbul’a gelsinler de metro görsünler” lâfını duyunca cinimi kontrol edemiyorum.

Müstakbel New York ziyaretçilerinin bilgisine: Bu şehrin metrosunun yapımına 110 (yüz on) yıl önce başlanmış. Yani, bu kadar tünel, kazma kürekle ve bir yığın adamın kanıyla, canıyla açılmış. Arada bir orası burası restore olur ama ana iskelet hâlâ 1930’lara kadar yapılmış olandır. 468 adet istasyon bulunmaktadır. New York şehri metrosundaki rayları alıp uç uca koyarsanız İstanbul’dan Ankara’ya kadar gider, geri gelir, Edirne doğrultusunda biraz daha devam edebilirsiniz. Toplam ray uzunluğu 1,055 kilometredir. 6,300 adet vagon hafta içi bir günde ortalama 5,4 milyon kişi, yılda 1,7 milyar kişi taşır. Bu nedenlerden de trenler biraz hoplaya zıplaya gider, gürültülüdür, istasyonlar kokar, dikkatli bakarsanız rayların arasında takılan, kendine güveni tam, New Yorklu lağım fareleri de görürsünüz. Yani, olacak o kadar demek istiyorum. Yine de, metro son yirmi yılda o kadar çok tamir ve temizlik gördü ki, eski hâlini bilenlere artık İstanbul metrosu gibi görünüyor.

Yoğurt yazısı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 11 Ağustos 2013

Türkiye’de büyümüş biri olarak otuz yıl kadar önce New York’a geldiğimde kısa zamanda kendi yoğurdumu kendim yapmaya karar vermiştim ama beceremedim. Çünkü, marketten alınabilecek tek bir cins yoğurt vardı, markası sanırım Dannon idi ve hiç iyi değildi. Amerikan mutfağında yoğurdun yeri çok dardı (onun yerine ekşi krema kullanırlardı) ve oturup tek başına yoğurt yemek diye bir âdet gelişmemişti. Sonradan daha Avrupai havalarda Yoplait denen marka türedi, meyveli yoğurt kavramını da yanılmıyorsam onlar yaygınlaştırdı.

Sağlıklı yiyecek furyasıyla birlikte yoğurdun pazarı da büyümeye başlayınca Avrupa’dan Fage adında bir şirket, kutusunda “Total – Yunan yoğurdu” yazan bir yoğurt sundu piyasaya. Bu yoğurdun farkı süzme, krema kıvamında ve sade yenilebilecek tatta oluşuydu ve doğal yiyeceğe meraklı, okumuş kentliler arasında tutuldu. Kutuya yazılan “Yunan” sözcüğü belirli bir yoğurt tipini betimlemekte kullanılan bir sıfat olarak yerleşti.

Bundan üç-beş yıl önce çevremdekilerin Chobani diye yeni bir marka “Yunan yoğurdu” yemeye başladığını farkettim. Meraklanıp sorunca bunun diğerlerinden çok daha üstün olduğunu söylediler, ben de denedim ve hak verdim. Şimdi dört bir yanı Chobani sarmış durumda ve Dannon’u bile geçerek piyasada ikinci sıraya yükselmiş. Bu yoğurdu geliştirip şirketi kuran kişi Doğu Anadolulu bir göçmen, Hamdi Ulukaya imiş. Keyifli, hoş bir insan olduğunu duyuyorum, kafasının da çok işlek olduğu belli, tanışıp muhabbet etmek isterdim.

Birkaç gün önce Türkiye’den Maliye Bakanı’nın Hamdi Bey’i arayıp tebrik ettiği haber oldu Türk gazetelerinde (bunun kişisel mi yoksa resmî bir arama mı olduğunu yazmamışlar). Merak edip okuyucu yorumlarına baktım: gördüklerimin hepsi (çok kötü Türkçeyle) öfke ve nefret ifadesinden oluşuyor. Ana temayı Türkiye’den çıkma birinin yoğurduna “Yunan” diyerek vatanına ihanet etmesi oluşturuyor; çünkü, malûm, bir Türk ABD’de yerleşip bir şirket kurduğunda, Türk’ün dünyaya bedel olduğunu kanıtlamak üzere kurmak zorundadır. Varlığını Türk varlığına armağan etmemiş bu şahsı tebrik ederek Bakan da yoğurdu Yunan’a mal etmiş, vatanına ihanet etmiş oluyor. Türklüğe fayda yerine zararı olan bu kişiyi bırakalım Yunanlılar tebrik etsin. Ayrıca, bu kadar kısa sürede elde edilen böyle bir başarının altında kim bilir ne filmler çevriliyordur. (Bu arada sene de oldu 2013.)

Amerika’da dürüstlük dağılımı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 4 Ağustos 2013

Ben uzun zamandır bu ABD’de oturuyorum, haliyle burada da tapudan pasaport dairesine kadar türlü yerde bürokratik işim oluyor. Doğruya doğru: Bugüne kadar “torpil yaptırmak” ya da “koklatmak”, “görmek”, son yıllarda Yunanlı kardeşlerimizin dünya literatürüne sunduğu “fakalaki” (minik zarf) gerekliliği gibi bir durumla bir kez olsun karşılaşmadım, karşılaşanı da duymadım. Sıradan vatandaşın sıradan işlemlerinde rüşvet ya da tanıdık aracılığıyla ayrıcalık elde etmesi diye bir şey yok burada. Kaldı ki, memurların birçoğu çok düşük ücrete çalışıyor. Bir bireyin başka herhangi bir bireyden farklı muamele görmeyeceğini bilerek bir daireye girmesi, en azından benim için, gerçekten çok hoş bir duygu.

Buna karşılık, tepelerde, yani bürokrasiyi yöneten seçilmiş siyasiler katında yolsuzluk ve uygunsuzluk (yakalanabildiği kadarıyla bile) diz boyu. Örneğin, Chicago’nun da içinde bulunduğu Illinois eyaletinin son yedi valisinden dördü rüşvetten hapse girmiş bulunuyor. İkincisi birinciden ders çıkaramamış, o belli de, “üçüncüyle dördüncü nasıl oldu?” geliyor akla. Örneğin, 2009’da, bu konulardaki en namlı eyalet olan New Jersey’nin Hoboken kentinde yolsuzlukla savaşacağını ilan ederek belediye başkanlığına seçilen Cammarano adlı şahıs, göreve başladıktan tam 22 gün sonra 25 bin dolar rüşvet alırken yakalandı. Örneğin, Wall Street ve mafyanın yanısıra fuhuş sektörüne de göz açtırmamasıyla ünlü başsavcı Eliot Spitzer 2007’de New York valisi seçildi, bir yıl sonra da bir fahişeyle basıldı ve istifa etti (şimdi eyalet saymanlığına adaylığını koyuyor).

Son günlerde buradaki en aktüel konu da Anthony Weiner’in “sexting” skandalı. On iki yıl New York milletvekilliği yaptıktan sonra, 2011’de Weiner’in bir kadına Twitter üzerinden çıplak fotoğraflarını gönderdiği haberi çıktı. Bir süre inkâr ettikten sonra bir değil, altı kadına gönderdiğini itiraf edip istifa etti. Sonra evlendi, çocuğu oldu, bu yıl da New York belediye başkanlığına adaylığını koydu ve çok geçmeden yine bir kadın Weiner’in “sexting”e devam ettiğini duyurdu. Bu kez Weiner karısıyla birlikte basının karşısına çıkıp seçmenlerden af diledi, “yine bir kazadır oldu” dedi. Sonra kazanın bir değil üç, hattâ on, hattâ daha da fazla olduğu ortaya çıktı. Temmuz sonu itibariyle hâlâ aday, hâlâ “n’olur bir şans daha tanıyın” deyip dolanıyor ortalarda.

Harry olayı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 24 Temmuz 2013

Zamanında bizim tiyatronun bir oyununda orkestrada Harry adında bir klarnetçi çalışmıştı. Siyahîydi. Harry işe hepimiz gibi tişört-blucinle geliyor, gece gösteri bittikten sonra çantasından bir beyaz gömlek çıkarıp giyiyor, onun üstüne kravat, sırtına da ceketimsi bir şey takıp çıkıyordu. “Harry, sen burdan sonra başka bir işe mi gidiyorsun?” diye sormuştum, “hayır, evim sapa bir yerde, metrodan indikten sonra taksiye binmem gerekiyor” demişti.

New York’ta taksi şoförlüğü yeni gelmiş göçmenler için en cazip işlerden biridir: Çok bir para kazandırmaz, zahmetlidir, ama yerleşip düzgün bir iş buluncaya ya da kuruncaya kadar idare etmek için uygundur. Taksi şoförlerinin etnik kökeni şehrin aldığı göç dalgalarına göre sürekli değişir: Bir zamanlar Haitili boldu, sonra Ruslar, Sihler ve Pakistanlılar devraldı, şimdilerde çok sık Ortadoğululara ve Şerpalara rastlıyorum.

Ve bu göçmenler ABD’ye Amerikalı siyahîlerin uzak durulması gereken soyguncular olduğu önyargısıyla gelip yollarına Anglosaksonlardan çok daha acımasız bir ayrımcı tutumla devam ederler. Göçmenler burada çok çalışarak daha iyi bir yaşantı kurma olanağı görürler ve gerçekten de geceli gündüzlü didinip birbirleriyle de yardımlaşarak kısa zamanda orta sınıf düzeyine yerleşirler. Bu süreç boyunca da, sonrasında da mecbur kalmadıkça siyahî Amerikalıyı işe de almazlar, taksilerine de. (Hane başına yıllık gelir ortalaması ülke genelinde 52 bin dolar, Asya kökenlilerde 68 bin, siyahîlerde 32 bin.)

Özetle, bir an için kendinizi Harry’nin yerine koyunuz: Doğup büyümüş olduğunuz ülkede önünüzden yokluktan varlığa doğru dalga dalga göçmen gelip geçiyor ve ülkeye daha dün gelmiş bu insanlara kendinizi kabul ettirebilmek için kravat-gömlek giyiyorsunuz. Bu göçmenler gibi farklı bir diliniz, dininiz, kaynak ülkeniz yok: Doğma büyüme Amerikalısınız. Ama derinizin rengi, saç ve yüz yapınızın çoğunluktakiler gibi olmaması nedeniyle de hiçbir zaman Amerikalı sayılmamışsınız. Atalarınız Afrika’dan gelmiş ama bu saatte ne sizin o kültürlerle bir ilişkiniz kalmış ne de onların sizinle. Yani, bir kenarda develikle kuşluk arasında hapsolmuş oturuyorsunuz. Ben şahsen otuz yıldır bakarım, bunun çıkış kapısının nerede olduğunu ne yazık ki görebilmiş değilim.

Trayvon Martin olayı

Taraf, “Pop-Up” köşesi, 21 Temmuz 2013

Yaklaşık bir buçuk yıl önce Florida eyaletinin Sanford kasabasında güvenlik gönüllüsü George Zimmerman, Trayvon Martin adlı 17 yaşındaki bir siyahîyi öldürdü. Duruşma 13 Temmuz 2013 günü bitti ve jüri Zimmerman’ı suçsuz buldu. O günden beridir ABD’nin dört bir yanında protestolar düzenleniyor. Burada olayın ayrıntısını anlatmaya kalkmam abes olur, isteyen internetten istemediği kadar bilgi edinebilir. Ben yalnızca izninizle konunun belki de en bariz, en basit yanına dikkat çekmek istiyorum:

Olaydan hemen sonra Barack Obama bir konuşmasında şunu söylemişti: “Bu çocuğu düşündüğümde kendi çocuklarım aklıma geliyor. (…) Öncelikle Trayvon Martin’in ana babasına sesleniyorum. Biliyorsunuz, benim bir oğlum olsaydı, Trayvon’a benziyor olurdu.” Birçok kişi gibi ben de Obama’nın bu sözlerini en hafifinden yersiz bulanlardanım. Çok iyi eğitim almış, iyi para kazanan, kaymak tabakaya girmiş Obama çiftinin oğlunun Trayvon’la aynı kaderi paylaşması olasılığı herhalde benim sırıkla yüksek atlama şampiyonu olmam olasılığına eşittir. Obama’ya bunu söyleten tek bir benzerlik var: cilt rengi. Bu sözleriyle ister istemez 2013 yılında bile ABD’de hâlâ bir kenarda nur topu gibi oturan yüz kızartıcı gerçekliğe, beyaz renkte deriyle doğmuş çoğunluğun siyah renkte deriyle doğmuş azınlığı dışladığına, süründürdüğüne, adaletten yoksun bıraktığına işaret ediyor.

Tabii ki bu saatte artık ortada bir kısırdöngüler düzeni gelişmiş bulunuyor: sefalet suçu, suç cezayı, ceza kini, kin önyargıyı, önyargı ayrımcılığı, ayrımcılık sefaleti doğurup duruyor. Bu düzenin ortadan kalkamamasının en birinci nedeni deri renginin değiştirilememesi, ikinci nedeni de insanoğlu ve kızının böylesine fasaryadan bir farkı bile bölükleşme bahanesi kılabilme hüneri. Fiziksel yapı kaynaklı ayrımcılık diğer ayrımcılıklara pek benzemiyor: malum, Bask’ın alnında “Bask,” Kıpti’nin alnında “Kıpti,” Alevi’nin alnında “Alevi” yazmıyor, ama bir siyahînin bütün bedeninde yazıyor siyahîliği. Ve bütün bir “sistem” hayatı bu insanlara, özellikle de siyahî erkeklere zehir etmek üzere kurulmuş gibi: Trayvon Martin olayını incelerseniz atılan her adımın bütünüyle yasal olduğunu göreceksiniz. Her yanından adaletsizlik fışkıran işlemler en ufak ayrıntısına kadar yasalara uygun. Milletin kanını beynine sıçratan, bu sıcak havada sokaklara dökülmesine neden olan da işin bu tarafı.